İdeolojik anlaÅŸmazlıklar üzerine yeni bir kışkırtıcı kuram;
Ekonomik ve siyasi liberalizmin güncel baÅŸarısı, dünya politikasına ekonominin çok büyük önem taşıdığı ilhamını verir. Gerçekte bu büyük gücün anlamı topraÄŸa aittir, geleneksel ölçülerinden çok ötede ekonomi ortam üzerinde gittikçe artarak kurulacaktır. AnlaÅŸmazlıklar, tarihteki toplumların kalıntıları arasında hala sürmektedir. Burada gittikçe yükselen etnik ve milleyetçi ÅŸiddetin çok önemli bir payı vardır. Ama büyük devletlerin yaÅŸadıkları süreç içersinde ve bugünde bunun veya tehlikenin farkında olduÄŸu görülmektedir… GeleceÄŸin yazılabilmesi yani oluÅŸabilmesi için anlaÅŸmazlıkların ortadan kalkması gerekliyse, "Tarihin Sonu" gelmiÅŸtir ve yazılmalıdır; kısacası geçmiÅŸ unutulmalı, son bulmalı ve anımsanmamalıdır; böylece barış ve umut saÄŸlanabilir.
Francis Fukuyama büyük bir tartışmacı ve siyaset yorumcusu; son yıllardaki favori tezinin adı "Tarihin Sonu" ; Fukuyama yeni olaylara dikkat çekiyor; "dünya tarihinde çok önemli bir ÅŸeyin olduÄŸunu" söylerken özellikle de Batı Avrupa´daki ve eski Sovyet BirliÄŸi´ndeki reform hareketlerinin ve Batı´nın, "Batı DüÅŸüncesi"nin yükseliÅŸinin sonucunda gittikçe tüm dünyaya baÅŸtan baÅŸa yayılan tüketici toplumun tartışılmasının gereÄŸini belirtiyor. Tartışmasının dönüm noktası, bu düÅŸüncedir hatta daha da ötesidir; Tanığı olduÄŸumuz ÅŸey sadece SoÄŸuk SavaÅŸ´Ä±n sonu deÄŸildir ya da İkinci Büyük SavaÅŸ sonrasını kapsayan tarihin yazılması deÄŸil sadece ve sadece tarihin sonudur; Bu nokta, insanlığın ideolojik evriminin son noktası olduÄŸu gibi evrenselleÅŸmiÅŸ liberal Batı demokrasisi modelinin insan hükümetinin son ÅŸekli olarak ortaya çıkmasıdır. Bu yaklaşım uluslararası iliÅŸkilerin genel bir deÄŸerlendirilmesinde de açıkça görülmektedir. Liberalizmin zaferi öncelikle düÅŸünceler ve bilinç alanında ortaya çıkmıştır fakat gerçek dünyada ya da materyal dünyadaki sonuca henüz ulaÅŸamamıştır. Fakat, materyalist dünyanın egemenliÄŸinin daha çok uzun süreceÄŸine inanmak için güçlü nedenlerin bulunduÄŸu da göz ardı edilmemelidir.
"Saçmalığın BaÅŸlangıcı" fakat…
Fukuyama´nın Tarihin Sonu kuramı kendisinin de belirttiÄŸi gibi, yeni ve özgün bir kuram deÄŸildir. Aslında kuramın belki de farkedilip, anlaşıldığı en iyi dönem 19. Yüzyıl´dır ve düÅŸünür Hegel´in koÅŸullarında deÄŸerlendirilmiÅŸtir. Hegel tarihsel olayların materyalist dünyanın dışında kendi doÄŸrultusunda ortaya çıkıp sonuçlandıklarını söylüyordu. Bu yüzden Hegel´ci bir yaklaşımla da tarihin sona erdiÄŸini söyleyebilir ve belki bu ÅŸekilde ideolojik çekiÅŸmelerin de çözümleneceÄŸini söyleyebiliriz. Fukuyama´yı anlamak için olaÄŸandışı geçmiÅŸine bir göz atmak yararlı olacaktır. Üniversite öÄŸrencisi olduÄŸu dönemde, düÅŸünür ve yazar Prof. Allan Bloom´un yanında felsefe çalıştı. ÖÄŸretmeni Bloom gibi Fukuyama da entel-provakatör rolünden hoÅŸlanıyordu, yaptığı spekülasyonlar geniÅŸ açılı felsefi bir temele dayandıktan sonra uluslararası iliÅŸkiler alanında yer alıyordu. Fukuyama, Orta DoÄŸu ve Sovyetler BirliÄŸi üzerine yaptığı bir tez ile siyasi bilim dalında Harvard Üniversitesi´nde doktorasını tamamladıktan sonra California´lı bir "think tank" kuruluÅŸu olan Rand Corporation´da bir siyaset yorumcusu olarak çalışmaya baÅŸladı. Åžu anda 43 yaşında olan Fukuyama her fırsatta, düÅŸüncelerinin Amerikan siyasetini koÅŸullar ne olursa olsun tam olarak yansıtamadığını belirtir. Salt bu nedenle Fukuyama, çalışmalarını özgür bir kitap haline getirebilmek veya özgün düÅŸüncelerini yayınlayabilmek için hükümet adına çalışmaktan vazgeçmiÅŸti. Amerika ve dışında Fukuyama´nın kuramı çok sayıda ciddi yoruma neden olmuÅŸtur. Time dergisi Fukuyama´yı bir fenomen olarak görüyor ve ÅŸu baÅŸlığı koyuyordu; "Saçmalığın BaÅŸlangıcı". ÇoÄŸu eleÅŸtirmen, "Buna inanmıyorum" noktasındaydı fakat Fukuyama´nın olaÄŸanüsü bir çizgide geliÅŸtirdiÄŸi üstün bir zekanın ürünü olan analizini reddetmek ya da yalanlamak hiç de kolay deÄŸildi ve bu yaklaşımın sahibi, "The National Intereset"in yayıncısı neo-tutucu Irving Kristol´dı. Kristol; "Bu sözcüÄŸe inanmak istemiyorum ama iÅŸin bir de fakatı var…" diyordu.
Hırs ve savaÅŸma inadı sadece 3. Dünya´da mı?
Bazı liberallere göre yoksulluk ve ırkçılık gibi sosyal yanlışlar konusunda Fukuyama´nın yorumları basit kalmaktadır yani Fukuyama´nın SoÄŸuk SavaÅŸ Dönemi´nin bitimiyle tarihin sona erdiÄŸi, ardından da toplumsal çöküÅŸün baÅŸlamasıyla yükselen güçlerin, ırkçılık çizgisinde yeni bir dönemi baÅŸlattığı savı liberalleri dahi ürkütmektedir. Fukuyama´nın yaklaşımı aslında çekici ve biraz da teskin edicidir; Fransız siyasal bilimci Pierre Hassner´in bu yaklaşımı desteklediÄŸi gözden kaçırılmamalıdır ama Hassner´e göre Fukuyama´nın tezi 3. Dünya Ülkeleri´ne ulaÅŸamamaktadır ve görüÅŸünü ÅŸöyle açıklar; "Fukuyama savaÅŸma ve güç arayışı hırsının ve inadının Batı´nın dışında olduÄŸunu belirtiyor ama bu eÄŸilimin trendi ve ilgisi çok geliÅŸmiÅŸ ulusların tarihin dışında tutulması ÅŸeklindedir. Fakat bu uluslar etkilenmemiÅŸ olarak kalabilir mi? Ya da aksine gezegenin kalabalıklaÅŸması ve kültürlerin sarsılması ve de karışımıyla oluÅŸan ve gittikçe de büyüyen hoÅŸgörüsüzlüÄŸün büyümesinin tanığı deÄŸil miyiz? Ve bu sorunlar içsel gerginliklere baÄŸlı deÄŸil mi? Ekonomik kriz zamanlarında, eÄŸer nüfus artışı da varsa, alandaki boÅŸluÄŸun gereÄŸi olarak güçlerin rekabeti oluÅŸur, bu olasılığı otorite güçler seveceklerdir ve alanı daha güçlü yapabilmek için bu durum muhafazakarlık taraftarları için çok uygundur; ve bunların ötesinde sosyo-genetik anlamda bireylerin ruhlarının mutlak toplumsallaÅŸmaya, ÅŸiddete ve hiyerarÅŸiye daima susadıkları iddia edilebilir, acaba bu bir ÅŸekilde kendi kendini kanıtlamak mıdır?"
Tarihin draması
Irving Kristol, geleneksel önemli nedenleri öne alarak, Hegel ve Fukuyama´yı belli yönlerden yaklaÅŸarak bütünleÅŸtiriyor. Irving Kristol; "BildiÄŸim tek yol, Hegel´ci duyarlılıklardan en azından birisini serbest bırakmak ve düÅŸünce tarzının Aristo´ya kadar geri gitmesidir; bunu istememin nedeni yönetmenin tüm ÅŸekillerini yeni baÅŸtan anlamaktır; demokrasi, oligarÅŸi, aristokrasi, monarÅŸi ve tiranizm; tümü de doÄŸal olarak sabit deÄŸildir, tümü siyasi rejimler denge unsuru olan bir deÄŸiÅŸime tabidirler ve tüm siyasi rejimler zamanın çürütücü gücü tarafından bozulmuÅŸturlar. Bu bir raslantı olamaz. 20. Yüzyıl´da, liberal-kapitalist demokrasiye karşı bir seri ayaklanmaya tanık olduk ama tümü baÅŸarısız olmuÅŸtur fakat bu tür ayaklanmaları destekleyen kaynaklar hala bulunmaktadırlar." diyor. Belki de en katılımcı cevap Hegel´ci zeminde Fukuyama´yı tartışan muhafazakar tarihçi Gertrude Himmelfarb´dan gelir. Himmelfarb, Fukuyama´ya göre dialektiÄŸin baÅŸlangıç, orta ve sonu içermediÄŸini söyler. Fakat önde bulunan devrenin sentezindeki tez, antitezdir ve sentezdeki dialektik ÅŸimdiki zamanın tezidir. Böylece mantığa ait sonsuz daire hareketine baÅŸlar ve tarihin dramasını korur. Himmelfarb; "Tarihin ebedi gerçekliÄŸi içersindeki güveni saÄŸlamak açısından Komünizm ve Nazizm´den bizzat kendim yara aldım ama burada beklenmedik ve ölçülemez deÄŸiÅŸimler ve ihtimaller gerçeÄŸi hariç tutulmalıdır. Bay Fukuyama sonunda olasılık dahi olsa dinsel, milliyetçi, ırksal ve etnik nedenlerin, liberal demokrasinin karşısına ideolojik rakipler olarak çıktığını söylüyor ama bunları ciddi birer rakip olarak kabul etmiyor çünkü evrensel anlamlar içermediklerini belirtiyor ama bunlar birer noktadır Hitler, tartışılabilir, belki evrensel anlama sahip deÄŸildir ama Soykırım iÄŸrençliÄŸi tamamen gerçek olan tek olaydır. Fakat, sadece kendi içinde düÅŸünülemez yani orada kalamaz, olasılık olarak emsalsiz, düÅŸünülemez olaylardırlar." Fukuyama tezinde, düÅŸünülemez olaylardan bahseder ve eleÅŸtiricilere cevaplar verir. Açıkçası, bazılarının "Fukuyama´nın teorisi" olarak adlandırdıkları "Sonculuk" tartışmaları devam edecektir. Gelin ÅŸimdi Fukuyama´nın aÄŸzından "Tarihin Sonu" kuramını izleyelim;
Tarih yorumlanırsa, gerçeklerden uzaklaşılır…
"Tarihin Sonu? tezinin üzerine dökülen mürekkep döküntüsünden sonra gerçeÄŸin evrensel bir uzlaÅŸma olduÄŸunu anladım ama liberalizmin güncel durumu böyle deÄŸildi, yanılgım eÅŸsiz düzeyde bir evrensel düÅŸünceyi yaratmaktı. Gerçekte tarih sona ermedi, uzlaÅŸma düÅŸüncesi yaygınlık sürecinde Margaret Thatcher´den, William F. Buckley´i,"The Wall Street Journal"dan, saÄŸdaki "The Nation"ı, Andre Fontaine ve Marion Dönhoff gibi Avrupa´nın soldaki liberal ışıkları dahi etkiliyordu. Bunların hiçbirisi, tezime kesin bir darbe indiremedi, aslında itirazlar çok yüksek sayılmazdı. Aslında eleÅŸtirilerin çoÄŸu basit bir yanlış anlamadan kaynaklanıyor. Bu nedenle sadece söylemek çalıştığım ÅŸeyin üzerindeki birkaç yanlış anlama tabakasını soymak yeterli olacak. Fakat kesin olan ÅŸey ruhun deÄŸer kazandığıdır. Birinci ortak yanlış anlama, Hegel´in "tarih" sözcüÄŸünün anlaşılamamasıdır. Önemli ya da önemsiz olayları ayırım yapmadan peÅŸpeÅŸe sıralamak doÄŸal olmadığı gibi, tarihin geleneksel tanımlanmasına da izin vermez ya da olayların önemi ve etkileri yeterince anlaşılamaz. Tarih, pekala bir sona ulaÅŸabilir, bu yaklaşım ancak Hegelci-Marksist´leri ÅŸaşırtabilir. Hegel´e göre tarih, ideoloji tarihin anlaşılabilirliÄŸidir ama bu dar bir düÅŸüncedir veya tarih düÅŸüncesinin ana kuralı, ilk prensiplere göre yöneten politik ve sosyal organizasyonların izlenmesidir. Tarihin sonu kavramı dünyevi olayların sonu deÄŸildir ama ilk prensiplerle koÅŸullanmış insanın düÅŸünce evriminin sonu anlamındadır. Tarih, gerçekte insan iliÅŸkilerindeki olayların ve gerçekle, gerçeküstü arasındaki ayrımı anlamak ve daha derinlere inmek için bir denemedir. Hegelci idealizmin perspektifinden tarihin makinası, bir düÅŸüncedir, insan aklı kendisi ile ilgilidir ve sonunda utangaç bir hale gelir. DüÅŸünce sadece düÅŸünürlerin filozofça karşılıklı konuÅŸması olarak Hegel´ce ifade edilir. Oysa tarih yaÅŸanmış olaylar gerçeÄŸidir, üzerinde felsefe yapılması veya yorumlara tabi tutulması, gerçeklerden uzaklaşılması anlamındadır.
Hegel´in Marx EleÅŸtirisi
Tarihin sonu fikrine çok kiÅŸi ÅŸaşırdı. Hegel, 19. Yüzyıl´Ä±n baÅŸlarında tarihin sonundan söz ettiÄŸinde, kızgınlıklara neden olmuÅŸtu. Özellikle Genç Karl Marx´Ä±n döneminde toplumun açık haksızlıkları karşısında Hegel´in "gerçek olan herÅŸey mantıklıdır" iddiası tepki görmüÅŸtü. Gerçekte ise Karl Marx, mesleÄŸini Hegel´in yanlışını göstermeye çalışarak harcadı. Tarihin sonu olasılığı ile deÄŸil, sonun daha önceden gelmiÅŸ olduÄŸunu düÅŸünüyordu. Bizler hala Marx´Ä±n Hegel´e karşı durmaya çalışmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Komünizmin bugünkü baÅŸarısızlığı merak ediyorsak Marx´Ä±n tüm deneyimde, 150 yıllık bir sapmanın olup olmadığını ve Hegel´in gerçekten Fransız ve Amerikan devrimlerini liberal-demokratik ortamda tarihin sonu olarak görmesinin doÄŸru olup olmadığını öÄŸrenmemiz gerekir. Ve bu konuda tekrar düÅŸünmeye ihtiyacımızın olup olmadığını da ayrıca düÅŸünmemizin zorunluÄŸu vardır. Komünizmin peÅŸine düÅŸen ÅŸey, diÄŸer ideolojiler için de doÄŸrudur. Tartışmamın özü, dikkate deÄŸer bir düÅŸüncenin yani uzlaÅŸmanın liberal demokrasi içindeki yaÅŸama yeteneÄŸini ve kanuna uygunluÄŸunu araÅŸtıran bir incelemedir. Bu ideolojik uzlaÅŸma, ne otomatik ne de tamamen evrenseldir. Fakat geçmiÅŸ yüzyılların herhangi bir dönemine göre çok daha üst düzeydedir. GeleceÄŸin büyük ve önemli olayları sakladığını öne sürmek, tezime karşı çıkmak için yeterli deÄŸildir. Birisi bu olayların sistematik politik düÅŸünceler ve sosyal yargılar sonucunda oluÅŸtuÄŸunu söyleyebilir ama bu iddia liberalizmin yerine geçecek bir düÅŸüncedir. Tabii ki hiç kimse Hegelci tarih tanımlamasını kullanmaya zorlanamaz. Öte yandan yine hiç kimseye tek bir terimi kullanmak için tüm yetki verilmez; bu tüm profesyonel tarihçilerin kullandığı terimler için de geçerlidir. Profesyonel bir tarihçi, tarihteki nedensellik hakkında bize birÅŸeyler anlatabilir; bununla beraber tarihçi sıfatıyla kadın ya da erkek, kim olursa olsun tarihsel olayların iyi ya da kötü, önemli ya da önemsiz olduÄŸunu, Aztek toplumunda insan kurban etmenin eski Atina´dan daha az ya da daha fazla olduÄŸunu ya da Schiller veya Beethoven´in çalışmalarına veya 16. Yüzyıl Vietnam´Ä±nın köylü kültürüne daha fazla ilgi göstermemizin gerekli olup olmadığını bizlere anlatamaz. Farklı tarih yazma okullarında, farklı tarihçiler, dış dünyaya karşı fikirlerini, ki bunların çoÄŸu politik önyargılardır; kurallar doÄŸrultusunda yukardaki gibi konular üzerinde tartışırlar ve sözde gerçek sorulara karşı, tarih çalışmaları yaparak bilgi verirler ve sonuçta kabul edilebilir tek sonuca felsefe ile kolayca ulaşılabilir. Hem tarihte felsefenin önemini hem de tarihin felsefi önemini anlayan ilk düÅŸünür, Hegel´di.
Tüm Hegelciler! Åžimdi tam sırası…
Günümüzün Neo-Muhafazakarı Irving Kristol çoÄŸumuzun, birÅŸey bilmediÄŸimiz halde gerçeÄŸin tarihsel iliÅŸkilerine inananlar "Hegelciler" olduÄŸunu söylediÄŸinde elbette doÄŸru söylüyordu. Biz modern tarih anlayışımızı Hegel´e borçluyuz; bir evrim sonucunda ilkellikten günümüze geldiÄŸimize inandığımız gibi; kralların tanrısal doÄŸruluÄŸuna, köleliÄŸin kanuna uygunluÄŸuna inanmamız örneklerinde olduÄŸu gibi… Kültürlü insanlar arasında Locke ve Aristo´nun görüÅŸlerinin tamamen ve sonsuza kadar doÄŸru olduÄŸunu iddia eden kiÅŸiler vardır. Kendi zamanlarında önde olan fakat sonradan büyük düÅŸünürlerin görüÅŸlerini algılamayan ama güçbela öÄŸrenim yapmış insanlar da vardır. Gerçek, tarihe göre görecelidir sözcüÄŸünü kabul eden herhangi bir kiÅŸi farkında olmasa bile tarihin sonunun sorusuyla yüzleÅŸir. Önceki düÅŸünürlerin sadece kendi zamanlarının ürünleri olduÄŸuna inanan bir kiÅŸi, eÄŸer dürüst ve tutarlıysa, kendi ve kendisinin tarihi geçerliliÄŸinin onların zamanlarının ürünleri olup olmadığını da sormalıdır. Kadınların rolüne dikkat eden ve babasının çok eski görüÅŸlerini küçük görerek, tenezzülle bakan bugünün feministi, kendi görüÅŸlerinin yeterince basit olup olmadığını ya da gelecekteki kendi kız torununun gözünde antika olarak görülmeyi engelleyecek daha fazla ilerici görüÅŸlere sahip olup olmadığını yine kendisine sormalıdır. Ve eÄŸer öyleyse birazcık enerjilerini neden harcarlar bugünün nedenlerini kıskançlıkla neden tartışırlar? Tarihçilere göre bu kelime oyununun dışında iki yol vardır. Birincisi, tarihin sona erdiÄŸini bildirmek için Hegel tarafından seçilen yoldur. Hegel, düÅŸüncenin gerçeÄŸin rolünü oynadığını kabul ediyordu fakat kendi sisteminde düÅŸüncenin gerçeÄŸin rolüne eriÅŸtiÄŸini ve ideolojinin felsefeye dönüÅŸtüÄŸü tartışıyordu. Öte yandan Hegel´in sistemi, felsefenin sonunu simgelemekteydi. Çünkü bundan sonra hem gerçeÄŸe hem de yeni felsefeye ait bir önermeyi ifade etmek artık imkansızdır. Hegel, tarihin sonunun modern ortamda desteklenmesinin gerekli olacağını bütün felsefi açıklığıyla anlamıştı. Aksi taktirde doÄŸrunun temelini oluÅŸturan kavramlar gerçekte hiç bir temele sahip olamazlar. DiÄŸer yol, Nietzsche ve onun radikal tarihi geçerliliÄŸinin sonuçlarını tamamen kabul eden Heidegger gibi 20. Yüzyıl izleyicileri tarafından seçildi. Ve bunun geleneksel ahlak anlayışı ya da doÄŸruluk düÅŸüncesiyle mümkün olamayacağını anladılar. Daha basit olarak ele alalım. Tarihin sonu görüÅŸü olmadan tarihi gerçeklerin siyasi karıştırmalarla sonuçlanma deneyimi, bazılarının sindirmeye niyetli olduÄŸu sonuçların (faÅŸizm ve savaşın yüceltilmesi) doÄŸmasına neden olur. Aydın olduÄŸumu kabul etmeliyim. Ulaşılmak istenilen amaç uzun vadede dünyayı fiziksel olarak yönetecek, dediÄŸimde kiÅŸilerin ve hükümetlerin, aktif bir aracı olmadan yer oluÅŸacağı ya da yöntemin kolay veya otomatik olacağı anlamında deÄŸildir. Açıkçası, demokratik devrim, dünyadan bütünüyla çok uzaktır ve Hegelci düÅŸüncede irade önemli bir çalışmayı gerektirir ve amacı bütünden ötedir, daha çok savaşır. Sovyet bloÄŸunda büyük kötülük reform hükümetlerinin yüzyüze geldiÄŸi görev anlayışıydı; göz korkutuyordu ve garantiden uzaktaydı. BaÅŸarı, daima söz vermenin çok uzağındadı; Hem yöntemin aksilikler olmadan ortaya çıkacağını hem de yol boyunca aksiliklerin maÄŸlup edileceÄŸini düÅŸünmek anlamsızdır.
DüÅŸünceler Hesabı
Daha önce de söylediÄŸim gibi bu uzun koÅŸu, yüzyıllar olmasa da birkaç nesil devam edecek. Åžöyle bir hatırlayalım; Napolyon´un Avrupa´ya hakim olmasıyla tarihin sonu, 1806 yılında açıklandı. Hegel yorumcusu düÅŸünür Alexandre Kajeve´yi izledim; o, temel doÄŸrulamaya inanıyor, ben de inanıyor ve sonunda insanlık tarihinin öncü kolunun bu tarihte geldiÄŸini düÅŸünüyorum. Fakat asıl önemli olan düÅŸünce devriminin dünyada baÅŸlamış olduÄŸu ve bu devrimde düÅŸüncelerin hesaplandığını bilmek gerekir. Yüzyılımızın olayları, anlaşılır ÅŸekilde bizleri sarstı ve alay edilir bir hale getirdi. Bu kinizm (ahlakı hor görme) basit saÄŸduyu sınırlarından ileri gitmeyeceÄŸine göre, gerçeÄŸin bizi kör etmemesine dikkat etmeliyiz. Bazı durumlar için önemli deÄŸiÅŸmelerin komünist dünyada devam ettiÄŸini reddetmek mümkün deÄŸildir; son birkaç yılda ortaya çıkan komünizmdeki aşırı ahlaki kusurları anlamak ise olasıdır ama sonuç baÅŸaramamaktır. Bu ÅŸeylerin iyi olmayacağını öne sürmek gerçekte ÅŸehirlerde yaÅŸayan insanların daha iyi yaÅŸam umutlarını baltalamaktır. Son olarak, küçük düÅŸürmekle suçlandığım 3. Dünya ile ilgili birÅŸeyler söylemeliyim. Sözlerim, onların önemini lekelemek anlamında deÄŸildir. Fakat açık gerçek göstermektedir ki siyasi seçenekleri düzenleyen dünyadaki önemli ideolojiler, Birinci Dünya´dan Üçüncü´ye akıyor gibi görünüyorlar ve bunun tersi hiç olmuyor. Bunun neden böyle olduÄŸunu bilmiyorum. Fakat Üçüncü Dünya devrimcilerinin, bir türlü ölemeyen Birinci Dünya düÅŸünürlerinin ve tartışmacılarının çalışmalarını hala incelemeye devam ettikleri herÅŸeye raÄŸmen dikkate deÄŸer bir gerçek ve olgudur. Tartışmamı doÄŸru olarak anlayan okuyucular, modern liberalizme karşı ideolojik rekabetin olası birkaç kaynağını önerdiler; bunların arasında Komünizmin kendisi, siyasal tutucu İslam. milliyetçilik ve bizim hala haberdar olmadığımız bazı Yeni ÇaÄŸ ideolojileri vardı. Sıra ile bunları bir düÅŸünelim.
Reformun kırılganlığı
Çalışmama karşı en ortak yergi, çok öncelerde komünizmi prematüre olduÄŸunu ve gerçek dünyada bir güç deÄŸil sadece bir düÅŸünce olduÄŸunu kolayca yazmama karşıydı. Bu yergiyi destekleyen farklı yazarlar tamamlanmamışlığa ve Sovyetler BirliÄŸi´inin, Çin´in ve Batı Avrupa´daki reform hareketlerinin kırılganlığına ve sert komünistlerin hala devam eden enerjisine dikkat çektiler. Komünist dünyada baÅŸlanmış reform hareketlerin kırılgan ve eksik olduÄŸunu kabul eden ilk kiÅŸi benim. Halen reforma katlanan ulusların birisinde bunun böyle olmadığını iddia eden biri akılsızdır. Geleneksel olarak korkulan eski SSCB´nin maddi olanakları ve askeri gücü önemli deÄŸildir, önemli olan bizim gerçek hayatımıza zıt olan mezhepçi bir düÅŸünceyi somutlaÅŸtırmayı iddia eden düÅŸüncenin verdiÄŸi gözdağıdır. Son olarak eski Sovyetler BirliÄŸi düÅŸüncesi dünyada kalan son bağımlılıkla halen yaşıyor. Fakat muhakkak ki, SSCB´nin en azından yeniden canlanmasının bir görev sayılması ve bunu düÅŸünenlerin "kurtarıcı" sayılması veya bu duygunun geçerliliÄŸidir. Rusya´da yeni bir baskıcı Komünist düzeni yenilemek için geleneksel araçlar yani polis ve ordu kullanılabilir. Fakat ekonominin sabit problemlerini gidermek ya da partinin ahlaki sorumluluÄŸunu onarmak için eski Marksist-Leninist fikirleri yeniden canlandırmak çok zor olacaktır. General Jaruzelski 1981 yılında, baÅŸarılı bir ekonomi yaratmak için, insanların gerekli olan ÅŸeyleri yapmaya, risklere girmeye, deÄŸiÅŸiklikler yaratmaya hazır olduklarını ve daha sıkı çalışmak için zorlanmadıklarını farketti, oysa bu insanlar Komünisttiler. İslami aşırı tutuculuk, İslam dünyasında liberalizme karşı sadece bir rakip deÄŸildir. Birçok ulus, liberalizme karşı açık ve seçik bir zafer kazandı. Ve tutuculuk, Müslüman olmayan toplumların dışında hemen hemen hiç bir çekiciliÄŸe sahip deÄŸildir. Batılı ulusların ulusal düzeyde İslam´a ait gruplarla çatışması (yani terörizm) batının liberalizmini korkutmaktadır üstelik bu ulusların başında bir de baÄŸdaşılması zor olan göçmen nüfus sorunu vardır. Japonya ya da Amerika´nın genç insanları arasında yeterince taraftar bulamamak İslam´Ä±n baÅŸarısızlığıdır. Ve tutuculuÄŸun kuvvetinin düzeyi, İslam dünyasıyla daha önce de karşılaÅŸan liberalizmin güçlü çekiciliÄŸi kadardır ve aynı zamanda da bir tepki gibidir.
Geleceğin potansiyel tehlikesi yine Almanya ve Fransa mı?
Komünizmin Batı Avrupa´dan çekilmesiyle uzun süre ayakta kalan milliyetçi fikir ayrılığının yükseliÅŸini seyretmek büyüleyicidir. Milliyetçilik ve liberalizmin nisbi dayanıklılığının en büyük testi Almanya´da olacaktır. Milliyetçi fikir ayrılıkları, en çok on sene içinde veya biraz sonrasında büyüyecektir; liberalizmin göreceli dayanıklılığı ve milliyetçilik Almanya´ya gelecektir. İdeolojik konuların ötesinde ulusal düzeyde askeri karşılaÅŸtırmaların geri dönüÅŸünü öngörmek çok zor bir iÅŸ deÄŸildir. İşte tarihin sonu buradadır; tarih devletsel Komünizm´in bitiÅŸiyle son bulmuÅŸtur ve artık yani bir tarih yazılacaktır ama yeni yazılımın kuralları çok farklı olacaktır. Milliyetçi bir fikir ayrılığı, tarihteki önemli ideolojik savaÅŸların düzeyine eriÅŸtikten sonra dünya düzenine karşı ciddi bir tehdit haline gelecektir bu arada birkaç durumla karşılaşılabilir. İlk olarak sömürgeciliÄŸe dönülecek, mezhepçi ve sistemleÅŸtirilmiÅŸ bir toplum görülecektir. Sadece ortak etniÄŸin kurtuluÅŸu adına, sınırın diÄŸer tarafında bulunan ortak etniÄŸin kurtuluÅŸu mazeretiyle doÄŸrudan doÄŸruya hükmetme oluÅŸumu doÄŸrulanır. Bunun nispeten muktedir, güçlü ve büyük bir ulusda yer alması gerekir. Bu ÅŸartların yokluÄŸunda aşırı milliyetçilik, sınır komÅŸularında ve ulusun vatandaÅŸları üzerinde hasar yaratabilir. Fakat neyse ki, sınırlı fikir ayrılıkları, 40 yıl boyunca, planlandığı ve korkulduÄŸu gibi nükleer silahlarla donatılmış süper devletler arasında kıtasal bir savaÅŸa dönüÅŸemedi yani güçlü büyük ve muktedir devletler ortak etnik kompleksine ÅŸimdilik düÅŸmediler. Sınırlı milliyetçiler, birbirleriyle halen yüksek derecede rekabet içersinde bulunan büyük güçleri dünyada bir anlaÅŸmazlığa teÅŸvik edebilirler. Böyle bir ebedi ulusal tartışma Balkanlar´da yaÅŸayan büyük Avrupalı güçleri Birinci Dünya Savaşı´na sürüklemeye yeterli olmuÅŸtu. Fakat ÅŸu an bu tür bir dünyada yaÅŸamıyoruz. Avrupa milliyetçiliÄŸinin doÄŸası 1914 yılından beri çok deÄŸiÅŸti. Bugün Batı Avrupalı güçlerin merkezi DoÄŸu-Batı rekabeti içinde toplanmakta ve kendisine yönelik baskıyı bölmeye çabalamaktadır. Siyasi düÅŸünür Allan Bloom´a göre, asıl tehlikeli milliyetçilik Fransa veya Almanya´da bulunan göçmen karşıtı saÄŸcı gruplardan birisinin büyümesidir ve bu olasılık Avrupa´nın kalbinde büyümektedir. DiÄŸerleri YeÅŸil harekete benzer, sıkı yönetim yanlısı bir potansiyele sahip olduÄŸunu ileri süren sosyal demokrat ezgilerini kullanan yarı Yeni ÇaÄŸcı gruplardır. Bununla beraber siyasi sistemleri bozacak kadar aşırı giden partilerin hiç birisini gelecekte göremiyorum.
Güçlü Demokrasi
Liberalizme son rakip X-faktörü olarak adlandırılan ÅŸeydir. Tarihçi Gertrude Himmelfarb´Ä±n az az ÅŸefkatli yeni Amerika´sı bugünün ideolojik hedefi olmadan düÅŸünce ufuklarında beklemektedir. Bu tür ilerlemeler tabi ki mümkündür. Hegel, 1806 yılında, faÅŸizmin ya da komünizmin gelecekteki görüntüsünü hesaplayamadı ve bunun sonucunda Kojeve olanları "Åžeytani Sonuç" olarak açıkladı. Böylece yaklaşık 200 yıl için Hegel´in "Evrensel Ortak Cins Ortamı" nın geliÅŸi ertelendi. Bununla beraber Hegel, daha büyük kavramlarla yükseldi. Varlığı reddeden ilk büyük modern filozoftur: İnsan doÄŸası (gerçekte doÄŸa bir genellemedir) ne kalıcı ne de evrenseldir, daha çok insan tarafından kendi tarihsel evrimi istikametinde yaratılır. Bu kendiliÄŸinden yaratılmış yöntem rasgele ya da gayesiz deÄŸildir. Fakat nedenlerin açığa çıkması ve sonucun açıklanmasıyla açık bir yönlendirmeye neden olur. Ama bu çok uzun bir oluÅŸumdur. Siyasi ve sosyal eÅŸitlik üzerinde kurulan evrensel demokratik inanç ve devrim 1980´lerin ya da Fransız Devrimi´in bir ürünü deÄŸildir. Tocqueville´nin son yüzyılda yazdığı "Amerika´daki Demokrasi" de belirttiÄŸi gibi demokratik eÅŸitliÄŸe doÄŸru ilerleme, birkaç yüzyıl önce baÅŸlamıştır ve hiç kimsenin bu koÅŸuda durdurulamadığını kaçınılmaz bir tarihsel bir oluÅŸum gibi görünmektedir. Bir baÅŸka deyiÅŸle insan doÄŸası 2000 yıl önce deÄŸiÅŸime uÄŸramıştır. Bizim modern demokratik eÅŸitlik anlayışımız ölümün korkusuna ya da uykuya ihiyacımızın olması gibidir. DoÄŸamızın bir parçası olan bir duygu ÅŸeklinde tezahür eder.
"İnsan eÅŸitliÄŸine inanmak, bir aldatmacadır…"
Demokratik eÅŸitlik eÄŸiliminin zaman sürecinde (yani nesiller için) sınırlı düzeyde tutulmasında hatta lokalize edilmesinde hatta bazı yerlerde iptal edilmesinde hem fikiriz. En büyük Hegelci soru, Avrupa´da en azından miladi takvimin baÅŸlangıcından beri süregelen modern demokratik eÅŸitlik anlayışına yönelik ilerlemeyi tamamen tersine çevirebilecek bir kazaya uÄŸramamak için kendine dikkat edip etmeyeceÄŸi ya da bu yönde daha önce mevcut olan doÄŸamızın deÄŸiÅŸip deÄŸiÅŸmediÄŸidir. Yüz yıl veya daha çok sonra genel olarak kabul edilecek köleliÄŸin kanuna uygun bulunduÄŸu bir dünyada yaÅŸayabileceÄŸimiz ve bugünün demokrasilerine uzak olan monarÅŸik ve aristokratik bir döneme geçebileceÄŸimiz akla uygun mudur? İnsan eÅŸitliÄŸindeki inancımız için kirli çamaşırları ortaya çıkaracak ahlakçıların, yeni nesillere Hristiyanlık tarafından büyük hile ile kabul ettirildiÄŸini söylerken Nietzsche haklı mıydı? Gelecek küresel nükleer bir savaÅŸ ya da çevresel bir tufan, maziyi silecek ve tarihsel yönteme tekrar baÅŸlanacak mı? Yoksa önce bıraktığımız ve sonradan inÅŸa ettiÄŸimiz demokratik eÅŸitliÄŸe inanan bir dünyada kendimizi toplayacak, azınlıklar ve kadın hakları üzerinde yaptığımız tartışmalara devam edecek miyiz? Bu soruları, cevap verme umutları olmadığı için cevaplamıyorum. Liberal toplumların güvenliÄŸi iki kenarı kesen bir kılıca benzer. Ayrıca politik olarak tehlikelidir. Çünkü tamamen çözülmemiÅŸ liberal toplumlar, devam eden çeliÅŸmeleri iÅŸaret eder. Bu problemler daimi ve kalıcıdırlar ve bunlar modern demokratik eÅŸitliÄŸe inanan toplumumuzun çıkarlarını seven her nesle yönelik olarak çalışırlar. Fakat bu farklı bir hikayedir ve henüz yazılmamıştır; Yeni Tarih´te yazılacaktır
Popularity: 13% [?]
Sayfayı Yazdır
|
Sayfayı Gönder



