Bilimin doÄŸaüstüne yaklaşımı sert ve tutucudur ama buna raÄŸmen dışlayamaz da. Tarih birbirini izleyen sayısız red ve ardından kabul olaylarıyla doludur. Evren hakkındaki ipuçlarını, Lethbridge´den, Jung´dan, Janet´ten, Fort´dan, simyadan, Astroloji´den ya da büyüden öÄŸrenmememiz için hiçbir neden yoktur. Bu yazıda bilimin sınırlandırılmaması savunulurken, zaman zaman da bilimin dışından gelen seslerin bilimi yönlendirdiÄŸine de dikkat çekiliyor.
Günümüzde doÄŸa üstü olaylar kadar ilgi çeken baÅŸka bir konu yoktur. Bilimadamları bu iÅŸlerle uÄŸraÅŸanların çoÄŸunun deli olduÄŸunu ve kapatılmaları gerektiÄŸini söylüyorlar. DoÄŸaüstüyle uÄŸraÅŸanlar ise bilimadamlarının önyargılı, sığ görüÅŸlü olduklarını ve entellektüel açıdan dürüst olmadıklarını iddia ediyorlar. İki taraf da nedenlerden, mantıktan ve kanıtlardan söz ediyor. Fakat hiçbiri bir diÄŸerinin bunların anlamlarını bildiÄŸini kabul etmiyor. Genelde bilimadamları daha güçlü bir pozisyonda gözüküyor. Basit anlamda, bilimin, evreni anlamak için sorulan zekice sorulardan oluÅŸtuÄŸunu söylüyorlar. Bilimadamlarının gömülecek baltaları yok. İnanç ve doÄŸaüstüyle uÄŸraÅŸanlar (büyücüler, medyumlar vs.) gerçekleri kendi düÅŸüncelerine göre akord edebiliyorlar, gerçek nedenlerden ürküyorlar çünkü nedenler onların dogmalarını ve inançlarını yaralıyor. 1894´de yayınlanan, Andrew White´Ä±n yazdığı "Bilim ve İlahiyatın Arasındaki Savaşın Tarihçesi" isimli kitap utanç verici hikayeyi anlatıyor ve bu kitap hurafeler ve gerçek neden arasındaki parıltıyı gözlar önüne seren bir klasik. Bu açıdan bakınca modern büyücüler, Giordano Bruno´yu yakan ve Galileo´yu dönmeye zorlayan Engizisyon´daki atalarının son kalıntılarını taşıyorlar. Bu güçlü ve karmaşık bir tartışmadır. İyi bilimadamları genelde dominant insanlardırlar ve diÄŸer dominant canlılar gibi kendi yollarında ilerlemeyi severler, inceleme yapmakla görevli bir bilimadamının doÄŸruyu saf bir yürekle ve dürüstçe araması gerçek olamayacak kadar güzeldir. Dünyadaki en doÄŸru bilgilere sahip olabilirler ama, garip bir içgüdü olan "DoÄŸrulanma ve DoÄŸruluk" hissinden habersizdirler. Bu yüzden de bilimsel bir araÅŸtırmada tarafsız olamazlar.
Darwin nereye kadar doÄŸruydu?
White, kitabında dogmatik kilise mensuplarının dürüst bilimadamlarına olan zulmünü anlatıyor. Fakat kitabı anlatılanların ışığında ya da Bruno ve Galileo´nun biyografisini önceden bilerek okursak, hikayenin asıl anlatmak istediÄŸinin nedene karşı batıl inanç olduÄŸunu görürüz. Hatta daha derinde bunun vahÅŸi bir karmaÅŸaya sıkışmış bir "DoÄŸru İnsan" hikayesi olduÄŸunu anlarız. Giordano Bruno 1600 yılında nedenin sonucu olarak cadı diye suçlandı ve kazığa baÄŸlanıp yakıldı. Francis Yates´in kitabı "Giordano Bruno ve Büyü GeleneÄŸi" bizlere, Bruno´nun sadece kendini beÄŸenmiÅŸ bir paronoyak olmadığını, onun ayrıca anti-Hristiyan bir büyücü olduÄŸunu da anlatıyor. Galileo ise Bertolt Brechtíin bir oyununda kibirli ve kaba bir bilimadamı olarak gösterilmiÅŸ. Aslında Galileo, büyüklük duygusu içinde kötü niyetli bir adamdı. Böylece bu iki kiÅŸi birer "DoÄŸru İnsan" olma yolundaydılar ama böyle insanlar sadece bilimadamlarının içinden çıkmıyor. Genelde bilimadamları kendi kuyularını kazarlar. Derin bir önyargı nedeniyle yeni buluÅŸlara karşı dururlar. ÖrneÄŸin White, Bernand Palissy´nin, fosillerin ölmüÅŸ hayvan kalıntıları olduÄŸunu söylediÄŸi için büyücü kabul edilerek hapsedildiÄŸini anlatır (1589´da Bastille hapisanesinde öldü). Ama amatör bir jeolog olan Johann Scheuchzer 1708´de aynı ÅŸeyleri söylediÄŸinde kimse karşı çıkmadı. Oysa o güne kadar bilimadamları kesinlikle fosillerin canlıya benzeyen eski kaya parçaları olduÄŸunu iddia ediyorlardı. Voltaire de bu tartışmaya katıldı. DoÄŸadaki bu kalıntıların kemik olduÄŸunu kabul ediyordu fakat bunların balıkçılar tarafından atılmış ölü balıkların kalıntıları olduÄŸunu düÅŸünüyordu. Evrim teorisi ilk kez Charles Darwin ya da büyük babası Erasmus Darwin tarafından ortaya atılmadı. Bu buluÅŸ bir Fransız diplomat olan Benoit de Maillet´e aittir. Maillet, 1715´lerde bir kitap çıkardı, kitapta tam olarak evrim teorisi anlatılıyordu. Ona göre hayatın tohumu uzaydan gelmiÅŸti ve daha sonra ilkel okyanusta basit deniz organizmalarına dönüÅŸmüÅŸlerdi sonra balıklar karaya çıkıp ilk kuÅŸları ve hayvanları oluÅŸturdular. Bu çok uzun yıllar önce olmuÅŸtu. Zaten evrim teorisi 1730´larda tartışılan bir konuydu. ve yine de bu teori bilim adına reddedildi. Voltaire´de Maillet´in teorisini toplum huzuruna zarar verir düÅŸüncesiyle yalanladı. 1750´de Kraliyet bahçelerinin yöneticisi olan natüralist Kont Buffon "Dünya Teorisi" adlı bir kitap yazdı. Kitapta, dünyanın aslında güneÅŸin kopmuÅŸ bir parça olduÄŸunu ve fosillerinde bugünkü yaratıkların atalarının izleri olduÄŸu anlatılıyordu. Kilise ÅŸaşırmıştı Çünkü Buffon´un düÅŸünceleri İncil´deki yaratılış öyküsüyle uyuÅŸmuyordu. Buffon, düÅŸüncelerinin Kutsal Kitabı yalanlamaktan uzak olduÄŸunu açıklamaya çalıştı ve daha sonraları evrim teorisini yaymaya devam etti, hiçbir yasaklamayla da karşılaÅŸmadı. Åžair Goethe de evrim teorisine katılanlardandır.
Bilimin inadı gereksiz mi?
Darwin´den sonra ilk yanlışın nerede yapıldığını ve uzun zamandır yanlış giden ÅŸeyin ne olduÄŸunu anladık. Karşıtı olan Bishop Wilberforce destek görüyordu. Birisi ona Darwin´in evrim teorisini kanıtlamak için 20 yıl çalıştığını söylediÄŸinde ÅŸöyle cevap verdi; "Zeki biri olsaydı on dakika ona yeterdi. Bu da teorisinin yanlış olduÄŸunu gösteriyor." Oxford´da yapılan bir münazarada karşısında T. H. Huxley vardı. Tartışma biraz kızıştığında Huxley´e ÅŸöyle bir soru sordu; "Anne ya da baba tarafından maymunların akrabası olduÄŸu düÅŸüncesi seni utandırmıyor mu?" Huxley de ona ÅŸöyle dedi; "Akrabalarımın maymun olması beni utandırmaz ama zekasını doÄŸruları çarpıtmak için kullanan bir insanın soyundan gelmek beni gerçekten utandırır." Bu hikaye mücadeledeki yanılgıyı ortaya koyuyor. Aslında çatışma insan soyunun maymundan gelmiÅŸ olmasıyla ilgili deÄŸil. EÄŸer öyle olsaydı, Wilberforce´un haklı, Huxley´in haksız olduÄŸunu söyleyebilirdik. Yani aslında bu tartışmanın bizim akrabalarımızla ilgisi yok. Kiliseyi asıl ayaklandıran Darwin´in bulgularının dünyanın görüntüsünü deÄŸiÅŸtirmesiydi. Bulgular Tanrı´sız ve anlamsız bir kainatta yaÅŸadığımızı düÅŸünmeye yol açıyordu. Bir yüzyıl önce filozof Julien de Lamettrie, insanın ruhunun olmadığı ve mekanik bir birim olarak açıklanabileceÄŸi anlatıyordu. Kızgınlık arttı ama bunun dinle bir ilgisi yoktu. Sadece Lamettrie´nin gösterdiÄŸi ÅŸeylerin yanlış olduÄŸunu kanıtlamak imkansızdı çünkü ruh kanıtlanamıyordu. Darwin, bir ortodoksdu ve hiçbir zaman doÄŸanın ya da amaçsız insanın makine olduÄŸunu söylememiÅŸti. Ama teorisi bu kapıya çıkmış gibi görünüyordu. Maymun teorisinin kanıtlanışı Darwinciler için kiliseye karşı kolay bir zafer oldu. Böylece bazı insanlar önyargılarından dolayı alt hayvanlar gibi göründüler. Fakat önyargılarından vazgeçmek istemediler, bunu ÅŸeref meselesi haline getirdiler. Oysa, böyle deÄŸildi. Bir insanı yıkmanın en kolay yolu özgürlüÄŸünü ve anlamını elinden almaktı. Bu toplum içinde geçerlidir. EÄŸer Wilberforce, meselenin özüne kadar inecek denli zeki olsaydı, bilimin kendini basit çeliÅŸkiler içine soktuÄŸunu ve dikkatli olunmazsa kötü sonuçlar doÄŸurabileceÄŸini anlardı. İnsanlar merak yüzünden bilimci olurlar. BuluÅŸların zevki, yeniliklere olan merak ve bilinmeyen olasılıkların heyecanı vardır. Kiliseyi kızdırmanın tadı, bilimadamlarını dünyanın amaçsız ve anlamsız olduÄŸunu söylemeye iter. Aslında insanların özgürlüÄŸünü ve inancını, sadece din adamlarının dogmalarından kurtarmak adına ele almak mantıksızdır. Bir insanı batıl inançlarından ve inandığı ruhani fikirlerden kurtarmak için ona sadece bir makina olduÄŸunu söylemek aptalcadır. Bu, onun kaderini deÄŸiÅŸtirme çabasını elinden almak olur. Bilimadamları kafaları bulandıranları açıklamak ve üzerlerinde çalışabilmek için kiliseye karşı çıkmaya heveslidirler. Tıpkı 1789´da burjuvaların Fransa´da, 1917´de komünistlerin Rusya´da iktidara gelmesi gibi, ÅŸimdi de bilim de iktidara geçti. Eski rejim yok oluyordu ve dünyalarına eski rejimi sokmak istemiyorlardı. Nasıl ki Papa´nın GüneÅŸ Sistemi hakkında konuÅŸmaya hakkı yoksa bilimin de dünyanın ve yaÅŸamın amacı hakkında konuÅŸmaya hakkı yoktur. Darwin, yadsınamayacak bilimsel gerekler bulmuÅŸtu. Fakat evrim süresince mekaniklik materyalizmi savunamaz ve kanıtlayamaz. Aynı ÅŸekilde Lamettrie´nin insanların makine olduÄŸunu söylemesi de ruhun olmadığını kanıtlamaz. Hiç kimsenin dünyanın sadece bir küre olduÄŸunu, insanın sadece makina olduÄŸunu ve baÅŸka hiçbir görevi ve anlamı olmadığını söylemeye hakkı yoktur. Birkaç bilimadamı ve filozof bu totaliter akımdan endiÅŸelendiler ve düzeltmek istediler. Genç bir biolog olan Hans Driesch bir zooloji istasyonunda çalışıyor ve ÅŸüpheler duyuyordu. Aslında iÅŸin felsefi yanıyla deÄŸil, pratik tarafıyla ilgileniyordu. Driesch, canlı hücrelerin bir bütünlük içinde hareket ettiklerini belirtiyordu, bu davranış mekanik olamazdı. Böylece, anladı ki, organizmalar sadece bütün olarak ele alındıklarında anlaşılabilirlerdi. 10 yıl sonra bulgularını açıklamaya karar verdi. Ona göre canlı bir organizmanın en can alıcı ve amaçlı yanı tamamen kimyasından ayrılmıştır sanki bir boyuttan hareket etmektedir. EleÅŸtirmenler Driesch´Ä±n ruh ve beden ile ilgili görüÅŸlerini dini inanışların geri dönmesi olarak yorumladılar. Driesch buna karşı çıktı çünkü söyledikleri yapılan yorumlardan daha karmaşık ve ilginçti. 1908´de bilimi felsefe için terketmek hatasını yaptı ve böylelikle bilimadamlarını haklı çıkardı ve gerçek rengini gösterdi. 1941´de ölene kadar bilimadamları onu görmezden geldiler. Olan biten herÅŸey Van Vogt´un "DoÄŸru İnsan" teorisini inceleyerek önceden bilinebilirdi. Bilimadamları ve dinadamları birbirinden farklı deÄŸiller.
Trofim Lysenko´nun öyküsü de tıpkı diÄŸerleri gibi ironiktir. Rusya´da 1920´lerin sonlarında Lamarckizm´in bir çeÅŸidi olan bir akım ziraatçi Michurin tarafından ortaya atıldı. İşi meyve aÄŸaçları olan bu adam Stalin´in gözüne girmiÅŸti. Michurin´e göre elde edilen özellikler gelecek kuÅŸaklara aktarılabilir kış buÄŸdayı bahar buÄŸdayına çevrilebilirdi. Bir baÅŸka yetenekli ziraatçi olan Lysenko ise bu metodu geniÅŸ alanlara uyguladı. Böylece 1930´larda Ruslar tarım alanında baÅŸarılı oldular. Lysenko, Stalin´in en sevdiÄŸi bilimadamı oldu. Bunun nedeni sadece baÅŸarı deÄŸildi, ayrıca Lysenko´nun felsefesi propaganda için çok uygundu. Lysenko´ya göre irsiyet birÅŸey ifade etmezdi, önemli olan çevreydi. Bu yüzden tüm komünistler yeni nesiller için uygun bir çevre yaratmalı ve yeni Rus tipini oluÅŸturmalıydılar. Bu umutlu görüntü tam anlamıyla Lamarckist bir tutumdu. Bernard Shaw 1900´lerin başından beri benzer ÅŸeyler söylüyordu. Ama Lysenko´nun özel bir yeri vardı. Diyalektik materyalizmin içinde yaşıyordu ve özgür iradeye ve amaca yönelik bir felsefeyi öÄŸütlüyordu. 1936´daki bir bilim kogresinde bu çeliÅŸki absurd görünmeye baÅŸladı. Lysenko, Darwin ve Mendel´e dayanan evrim teorisinin aptalca olduÄŸunu ve faÅŸist bir görüÅŸün ürünü olduÄŸunu söyledi. Ona göre Sovyetlerin materyalist biyolojisi tüm idealist saçmalıkları reddederdi. Sıkı bir Mendelci olan Vavilov ise görüÅŸlerini açıkladığında casus olarak tutuklandı ve hapiste öldü. Savaşın çıkmasıyla Rus biyologların katliamı biraz yavaÅŸladı ama 1948´de Lenin Akademisindeki 5 biyolog Mendel´in irsiyet kanunlarını savunmakla suçlandılar ve sözlerini geri almaları istendi. Sonra kargaÅŸa bitti. Özgür iradeyi savunan Sovyet materyalistler, özgür iradeyi reddeden batılının idealistleri tarafından suçlandılar. KonuÅŸma ve irade özgürlüÄŸünü savunan Batı idealistleri Rusları özgür iradeye inanmayan kiÅŸileri hapsettikleri için suçlandılar. Sonunda Stalin öldü ve Khrushchev tarafından diktatörlükle suçlandı. Lysenko da ÅŸefinin kaderini paylaÅŸtı. Böylece Rus biyologlar optimist materyalizmden pesimist idealizme geçtiler. istediklerini düÅŸünmekte özgürdüler fakat düÅŸüncelerinde özgür irade yoktu. Aslında ne bilim ne de din gerçeklere sahip deÄŸiller. Bilim doÄŸruya nesnel yönden yaklaşır ama din de bu ÅŸekilde yaklaşır. Basit insanların güce, itibar görmeye ve öz saygıya karşı bir eÄŸilimleri vardır. Geçen dört yüzyıldır bilim doÄŸruyu bilimsel metod içinde arama hayalinin kurbanı olmuÅŸtur. Bilimin tarihçesinde bu görüÅŸün getirdiklerini ve götürdüklerini görürüz. Aslında bilimadamları da dinadamları kadar kavgacılar hatta karşıtlarını sindirmek için kiÅŸisel otoritelerini bile kullanabiliyorlar. Bütün bunlar bilimsel doÄŸrunun ulaşılamaz olması anlamına mı geliyor? Tabii ki hayır. Newton belki de en saplantılı ve paranoyak bilimadamlarından biriydi. Hatta çalınacakları korkusuyla çalışmalarını yayınlamayı bile reddetmiÅŸti. Fakat Newton Kanunları bilimsel doÄŸru adına dev bir anıttır. Bu gösteriyor ki, doÄŸru ya da doÄŸrulanan insan tipleri gerçekten büyük bilimadamları olabilirler. Fakat paranoya entellektüel deÄŸerin bir göstergesi de olamaz. Buradaki problem, bilimadamlarının dinadamları gibi dogmatik davrandıklarını görecek kadar öz eleÅŸtiri yapmamalarıdır. Thomas S. Kuhn "Bilimsel Devrimin Åžekli" adlı kitabında problemin özüne deÄŸiniyor (1962). 1949´da J. S. Bruner ve Leo Postman, algı konusunda ilginç bir deney tasarladılar. Deneklere oyun kartları gösteriliyor ve isimleri soruluyordu. Bazı kartlar özel olarak hazırlanmıştı ve bilinçli hatalar vardı. Bazı kartlarda siyah kupalar, kırmızı maçalar görülüyordu. Kartlar hızlı bir ÅŸekilde gösterildiÄŸinde, kiÅŸiler kartlarda bir hata olduÄŸundan bahsetmeden, isimleri sıralıyorlardı. Gösterirken yavaÅŸ davranıldığında ise birÅŸeylerin hatalı olduÄŸunu anlıyorlar fakat bir türlü çıkartamıyorlardı. EÄŸer süre daha uzun olsaydı bir çoÄŸu yanlışı bulabilecekti. Fakat bir de hiç birÅŸeyi farketmeyenler vardı.
Bilime kızan bilinmeyenci;
Kuhn, bilimadamlarının bir teoriyi kabul ettikten sonra onda bir hata olabileceÄŸini kabullenmekten ÅŸiddetle kaçındıklarını söylüyor. EÄŸer küçük bulgular teoriyi çürütüyorsa, onları görmezden geliyorlar. Zıt bulgular artmaya baÅŸlayınca da sinirli ve sıkıntılı bir hal alıyorlar. Fakat bu davranışlarının mantıksız olduÄŸunu bilmiyorlar. Bu tür bilimadamlarına göre, tavırlarının nedeni mantıksız saçmalıklarla vakit kaybından kaçınmak. Dr. Gertrude tarafından yapılan bir deney daha sonraları koyunlar ve keçiler deneyi olarak bilinecekti. Dr. Schmeidler, bir grup öÄŸrencinin özel algılarını ölçmek için tahmin kartlarıyla deney yapıyordu. Deneyden önce doÄŸaüstü güçlere ya da telapatiye inanıp inanmadıklarını sordu. İnananlar koyun, inanmayanları ise keçi olarak adlandırıldı. Testin sonunda görüldü ki koyunlar çok iyi sonuçlar elde ederken, keçiler normalin altında tahminlerde bulunmuÅŸlardı. Keçiler inanmadıkları için birbirlerine bakıp hissettiklerinin dışında ÅŸeyler söylemiÅŸlerdi. Böylece düÅŸüncelerini kanıtlayabileceklerdi. Kuhn, bilinçsiz negatifliÄŸi inceleyen ilk kiÅŸi deÄŸildi. William James "İnsanoÄŸlunun kesin körlüÄŸü üzerine" adlı makalesinde konuya çoktan girmiÅŸti. James´in körlük tanımlaması, yıllarını bilimadamlarının dar kafalığını kanıtlamaya adamış bir New York´lunun çalışmalarına dayanıyordu. Bu kiÅŸinin adı Charles Hoy Fort´du.
SSCB ve Newton
İnce bir mizah anlayışıyla metodlu bir ÅŸekilde bilimadamlarının hatalarını içeren yazıları ve dökümanları topluyordu. Böylece birçok insanın gözünde aziz haline gelmiÅŸti. Fort, 22 yaşında Mark Twain stili öyküler yazmaya baÅŸladı. Piramitler, Atlantis ve Mars kanalları hakkında yazıları ve kitapları vardı. 30 yaÅŸlarında Mars´Ä±n medeniyetimizi kontrol ettiÄŸini iddia eden bir kitap yazdı. İkinci kitabında ìçi boÅŸ dünya teorisini kabullenerek Güney Kutbu´nun derinliklerindeki medeniyetten bahsetti. Aslında Erich von Daniken tarzında iÅŸler yapıyordu ama yaÅŸadığı çaÄŸda reklam yoktu ve Fort´un stili 1910´larda pek kabul görmüyordu. 1916´da Fort 42 yaşındayken kendisine küçük bir miras kaldı ve o zaman zamanını çalışmalarına adadı. Tüm vaktini, New York kütüphanelerinde periyodik olarak meydana gelmiÅŸ garip ve açıklanamayan olayları incelemekle geçiriyordu. Bir çok kere kendisi de seyahatlerinde rasladığı açıklanamayan vakalara rastladı. Bu vakaların çoÄŸunda gökyüzünden gelen garip nesneler yer alıyordu. Gökyüzünden düÅŸen nesneler sadece meteor deÄŸildi. Bazen bir duÅŸ bölmesi, taÅŸ, kömür, balık, kurbaÄŸa bazen kum kütleleri hatta kan bile yaÄŸabiliyordu. Bunlar çok aptalca görünüyordu. Ama Fort, 1768´de Fransa´da bazı insanların yıldırım sesine benzer bir ses duyduklarını sonra da gökyüzünden büyük bir taÅŸ kütlesinin düÅŸtüÄŸünü gördüklerini söyledi. Fransız Bilim Akademisi adına Lavoisier olayları yalanladı ve ÅŸahitlerin yalan söylediklerini açıkladı. Ama aynı Akademi 19. Yüzyıl sonuna kadar meteorların varlığını da kabul etmemiÅŸti.
"Lanetlerin Kitabı"
"Lanetlerin Kitabı"isimli kitapta yüzlerce garip olay toplanmıştı ve böylece Fort edebi bir ün kazandı ama kitap topluma pek ulaÅŸmadı çünkü Fort konudan konuya atlayarak anlaşılmaz bir stil kullanmıştı. Fakat kullandığı malzeme ve döküman gerçekten yeterince ÅŸaşırtıcıydı. ÖrneÄŸin, 1860´larda gerçekleÅŸmiÅŸ bir dizi garip olayı anlatmıştı. 1860 Haziran´Ä±nda buzla kaplı bir meteor Hindistan, Dhurmsalla´ya düÅŸmüÅŸ ve İngiliz Sömürge Komisyonu tarafından incelenerek tarif edilmiÅŸti. Peki ama atmosfere girer girmez yanmaya baÅŸlayan bir meteor nasıl olup da buzla kaplı olabiliyor? Takip eden gece İngiliz komisyon üyeleri ateÅŸ topları gibi hareket eden nesneler görmüÅŸlerdir. Bu sırada Farrukabhad´da kırmızı yaÄŸmur vakası yaÅŸanırken, bir Benares gazetesi canlı balık yaÄŸmuru olayını gündeme getirmiÅŸti. l86l´de Singapur´da bir zelzele olmuÅŸ ardından bir fırtına çıkmıştı, fırtınadan sonra sokaklarda oluÅŸan gölcüklerde canlı balıkların yüzdüÄŸü görüldü. Üretilen teorilerin en popüleri yaÄŸmurun bir dereyi taşırıp içindeki balıkları ÅŸehir sokaklarına taşımış olmasıydı. Fort bu garip gizemin uzayla bir ilgisi olduÄŸunu iddia etti, garip olaylar olduÄŸu sırada geceleri kuzey yarımkürede tanımlanamayan ışıklar ortaya çıkmıştı. Ayrıca gökyüzü aniden kararıyor güneÅŸin üzerine kara bir leke görülüyordu, ardından da deprem olmuÅŸtu. Gezegenimizin yüzeyi hakkında bilgimiz olabilir ama, dünyanın içinde dolaÅŸtığı sonsuz uzay hakkında pek az ÅŸey biliyoruz. Fort´un biyografisini yazan Damon Knigth, Fort´un kitabında anlatılan garip olayların geniÅŸ bir kataloÄŸunu yaptı, daha sonra da olayların oluÅŸ sırasını gösteren bir grafik oluÅŸturdu. Daha sonra aniden çıkan fırtınalarla gökyüzünde görülen ÅŸekillerin ve gökyüzündeki nesnelerle güneÅŸ üstünde görülen lekelerin arasındaki bağıntıyı keÅŸfetti. ÖrneÄŸin olaylar l887´de ve sonra l892´de zirveye ulaşıyorlardı. Knight cesaretle bu olayların astrologların savunduÄŸu doÄŸaüstü etkilerlebağıntılı olabileceÄŸini savundu. Ama buna karşın Fort, bu konuda tartışma yaratacak hiçbir ÅŸey söylemedi. Fakat yine de kitabındaki birkaç sayfada 1860 yılında Hindistan´da gökyüzünde uçan garip bir kaya parçası gördüÄŸünden ve baÅŸka boyutta bizimkiyle paralel bir evren olduÄŸundan bahsetti. Yazılarında hiçbir fikrini gerçekten ciddiye almadığı hissediliyordu. Tüm amacı bilimadamlarını kızdırıp, strese sokmaktı. Bir de onların bu konularla ilgilenip üzerinde çalışmalar yapmalarını saÄŸlamak istiyordu. Fakat baÅŸarılı olamadı. Bilimadamları onu reddetti. 1932´de öldükten sonra Fort´un çalışmalarının büyük bir bölümü unutuldu. Sadece Fort´a hayran bir kesimin oluÅŸturduÄŸu Fort yanlıları topluluÄŸuî çalışmalarla ilgilendi. Bu grup ilk olarak 1940´ların sonunda ilgi çekmeye baÅŸladı. Özellikle Kenneth Arnold´un belirlenemeyen uçan nesneler görmesiyle bu ilgi canlandı. Bu uçan nesnelerin sayısı arttıkça da Fort´un yıllarca önce söyledikleri ilgi çekmeye baÅŸladı. ÖrneÄŸin, "Lanetlerin Kitabı" adlı kitap, 1882´de Greenwich Rasathanesi astronomu E. W. Maunder´in yaÅŸadıklarıyla özdeÅŸleÅŸiyordu. YeÅŸil ışıklar saçarak Ay´Ä±n önünden geçen büyük yuvarlak bir disk görmüÅŸtü. Kitapta dünyaya gelen birçok dünyadışı ziyaretçi olduÄŸundan ve insanların da bu ziyaretçilerin ürünü olduÄŸundan bahsediliyordu. Ama Fort, hiçbir zaman Von Daniken tarzı bir "Tanrıların Arabası" teorisini ortaya atmadı. Fort´un bilgiye karşı olan tavrı kulaklarını yere doÄŸru açmak olarak tasvir edilebilir.
HerÅŸey normal olsaydı…
Bu dönemde UFO tartışmaları, Ay´a gidilmesi, diÄŸer gezegenlerde hayat tartışması, Fort´un çalışmalarını hiç olmadığı kadar ünlü yapmıştı. Bir anda bilinmeyenin peygamberi haline geldi. Bu durum aslında yanlış bir sunuÅŸtu. Bilimadamları sonunda UFO´ların diÄŸer gezegenlerden gelen ziyaretçiler olabileceÄŸini veya baÅŸka bir boyutun varsayımını açıkladılar. Böylece Fort, uzağı görebilen bir öncü konumuna geldi ama bu tanım ona pek uymuyordu. Bilimadamlarını bir düÅŸüncede birleÅŸtirmek için bir fikri yoktu. Kitapları çok basit ve tekrarlanabilir tarzdaydı çünkü bilimi eleÅŸtirme çabasındaydı. Bu durum bizim incelediÄŸimiz eleÅŸtiri tarzının aynasıdır: Bilimadamları ne kadar dürüst olduklarını düÅŸünseler de, nesnel olmalarını engelleyecek önyargıdan kurtulamazlar. Fort´un düÅŸüncelerini bir cümlede ÅŸöyle açıklayabiliriz: Psikolojik bir ihtiyaçla hurafelere inanmaya meyilli insanlar, psikolojik nedenlerle bunlara inanmak istemeyenlerden daha az ön yargılıdırlar. Åžimdi tüm bu yazının ana konusunu oluÅŸturan sorunu Fort´un fikirlerine uygulayarak tartışalım. Bilim kainatı araÅŸtırmanın metodudur, iyi bir araÅŸtırmacı ilk önce kendini arındırmalıdır. Evreni araÅŸtıran kiÅŸi araÅŸtırdığını düÅŸündüÄŸü evrenin bir çeÅŸit hayali açıklamasını yapmaya çalışır. (Ptolemy´nin evren teorisinde dünya evrenin merkeziydi, yıldızlar ve diÄŸer gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu). Bu tür açıklama ve teorilere örnek diyebiliriz. Bilim tarihine bakarsak, bu tür teoriler kendisinden sonra gelen tarafından çürütülür fakat bu çok otomatik gerçekleÅŸen, hızlı bir süreç deÄŸildir. Bilimadamları eski teorilerini bir tarafa bırakmaktan nefret ederler ve sürdürebildikleri kadar devam ederler. Yeni buluÅŸları görmezden gelmeye çalışırlar ve onları yalanlarlar. İlginç bir deneyde kanıtlandığı gibi bizler evrenin sabit ve düzenli bir yer olduÄŸuna inanmaya ihtiyaç duyarız. Dr. Anton Hajos, Innsbruck Üniversitesi´nde 1960´larda yaptığı deneyde herÅŸeyi bozuk gösteren bir gözlük yaptı. Düz Çizgiler yuvarlak, açılar yamru yumru, ÅŸekiller tuhaf görünüyordu. EÅŸyalar olması gerektiÄŸi yerde durmuyor görünüyordu. Denek başını oynattığında ise eÅŸyalar yer deÄŸiÅŸtiriyordu. Deneklere aynı anda gözlükler giydirildi ve bir süre sonra hepsi buna alıştı. Altı günün sonunda çizgiler düzleÅŸti, eÅŸyalar normalleÅŸti ve gözlüÄŸü giyenler dünyayı normal gördüklerine karar verdiler, hepsi birden alışmıştı. Gözlükler çıktığında normal dünyaya alışmakta güçlük çektiler ve ancak birkaç gün sonra kendilerine geldiler. İnsanlar fiziksel olduÄŸu kadar psikolojik yönden de çok güçlü bir uyum mekanizmasına sahiptirler. İşte bu nedenle insanlar imkansız gibi görünen iÅŸlere uyum saÄŸlıyorlar. ÖrneÄŸin, korkunç bir doÄŸal felaketten sonra bu yetenekleri sayesinde sil baÅŸtan yapabiliyorlar. Bu nedenle insanlar kendilerini uyumsuz hissettiklerinde yaÅŸamaktan korkarlar. Temel bir güdümüz olan uyum, normal dışı gördüÄŸü herÅŸeyi yadsır ve hemen unutur. Bu bir seçim deÄŸil, mekanizmanın sürecidir. Bu yüzden istisnalarla dolu bir dünya, kabusa dönüÅŸür. Hepimiz okulun ilk gününde çektiÄŸimiz sıkıntıyı hatırlarız çünkü çocukluÄŸun o alışılmış kalıplarının dışına çıkmaktan korkarız. Hiç kimse çok fazla yeniliÄŸe katlanamaz. Fakat yine de hiçbir istisnanın ve olaÄŸan üstünün olmadığı bir dünyada yaÅŸamak sebze bahçesinde yaÅŸamaktan farksız olurdu. Åžairler ve edebiyatçılar genelde alkolik yada madde bağımlısı olarak anılırlar Çünkü böylece fazla normallikten kaçmaya Çalışırlar. Önemli olan bu iki ucun arasında bir denge oluÅŸturmaktır. Bizler, bizi uyanık tutacak yeterince yenilik ve tuhaflığın olduÄŸu ama bizi psikolojik bir bunalımdan koruyacak yeterli uyumun bulunduÄŸu bir dünyaya gerek duyarız. İşte burada bilmeliyiz ki, deÄŸiÅŸik insanlar deÄŸiÅŸik uyum derecesine sahiptirler. BildiÄŸimiz gibi, çoÄŸu bilimadamı eski teorilerini bir kenara bırakmamak için güçlü bir dirence sahiptir. Yine de Lethbridge ve Fort yeni bir teori ve açıklama oluÅŸturamadılar. Lethbridge çok denedi ama hiçbir kitabında onu açık görüÅŸlü bir bilimadamı haline getirecek yeni bir fikir ortaya koyamadı. Fort ise açıkça evren hakkında yeni bir görüÅŸü olmadığını söyledi. Onun en önemli amacı aynı ÅŸeyleri tekrar tekrar ortaya çıkarmaktı. İkisi de parapsikoloji dalında yeni bir çığır açacak noktaya varamadılar.
Aklın ötesi mi yoksa?
ÖrneÄŸin, Lethbridge davranış psikolojisi hakkındaki araÅŸtırmasında, aklın içinde bir baÅŸka bölüm olduÄŸunu ve bu bölümün tüm cevapları bildiÄŸini söylüyordu. "Uzaklık ve Zamanın Ötesinde" adlı kitabında ÅŸöyle yazıyordu; "Jung´un da söylediÄŸi gibi ruh, beyinden daha uyanık ve bilgilidir." Ona göre Jung, ÅŸuurun bilinmeyen yönlerini açıklayan yegane kiÅŸiydi. Fakat hiçbir zaman Jung´u sistemli bir ÅŸekilde okuyup onun kollektif bilinçsizlikle ilgili neler söylediÄŸini anlama gayretini göstermedi. Aslında Jung´un bölünmüÅŸ kiÅŸilik üzerine yaptığı çalışmalar Pierre Janet tarafından daha önce ortaya konmuÅŸtu. Böylece aklın bir kısmının bilinçsizken bile beyinden daha bilgili ve uyanık olduÄŸu ortaya çıktı. İnsanı korkunç eylemlere iten tuhaf enerjiyi ve diÄŸer davranış mekanizmalarını tam anlamıyla ortaya koymadan bilim adamlarından memnun edici evren teorileri bulmalarını bekleyemeyiz. Buna benzer bir eleÅŸtiri Jung´a da yapılabilir. Kariyerinin ilk yıllarında içgüdüsel bir ÅŸekilde, üzerinde çalıştığı aklın bazı bölümlerinin durugörü ve parapsikolojiyle ilgili olduÄŸunu kavradı. Ayrıca unutulmuÅŸ olan simya biliminin de parapsikolojiyle yakından ilgisi olduÄŸunu anladı. Simya hakkında üç kitap yazmış olmasına raÄŸmen, doÄŸaüstü ve simyayı baÄŸdaÅŸtıramadı çünkü bunun nasıl yapılacağını bilmiyordu. Belki simyanın bir metod olduÄŸunu açıklayan Gurdjieff´in kitaplarını okusaydı bir ipucu bulabilirdi ama hiç ilgilenmedi. Evren hakkındaki ipuçlarını, Lethbridge´den, Jung´dan, Janet´ten, simyadan, Astroloji´den ya da büyüden öÄŸrenmememiz için hiçbir neden yok. Belki de Lethbridge´nin yarım bıraktığını bu ÅŸekilde tamamlayabiliriz.
Popularity: 11% [?]
Sayfayı Yazdır
|
Sayfayı Gönder



