Hayat ve Ölüm… Hayat olmadığı yerde ölüm, ölümün olmadığı yerde hayat olmaz. İki kavram, birbirlerine çok baÄŸlılar. Hayat olmayan bir ölüm nasıl hiçlik ve yokluk demekse, ölüm için de hayat öyledir. Yoksa sınanacağımızı nasıl anlayabilirdik ki? Ölüm bilinmeyendir, gizem, folklor ve batıl inançlarla örtülüdür. Kısacası kime göre, ölüm nedir?

Ölüm her insana kasvetli, soÄŸuk, korkutucu gelir. Bu bir gerçek yani ölüm, konuÅŸulmayan fakat üzerinde çok düÅŸünülen doÄŸal bir ÅŸeydir. Eninde sonunda bu duyguyu hepimiz yaÅŸayacağız. Peki neden ölümden bu kadar çok korkuyoruz? Belki sevdiklerimizden ayrılacağımızdan, toprağın altına girmekten, ya da küllenip yokolmaktan. Ölümün ne zaman, nerede ve hangi ÅŸartlarda geleceÄŸi belli deÄŸildir. Hz. Muhammed "Her namazınızı son namazınız gibi kılın" der. Falih Rıfkı Atay ise, ölüm hakkında daha dünyasaldır: "Ben ölüm korkusunu, ölüm sonrasını düÅŸünenlere bırakmış olanlardanım." Acaba yeterince kendimizi tanıyor muyuz? Kendimizi ölüme hazır hissediyor muyuz? Peki ya biz kimiz? Bunu kendi kendimize biraz olsun düÅŸünemez miyiz? Kendimize çoÄŸu kez ÅŸu soruyu sormuÅŸuzdur. Sen nesin? Cevabını kadınım, erkeÄŸim, zenginim, fakirim, hırsızım, iÅŸadamıyım, memurum, … gibi veririz. Bunlar gerçek cevap deÄŸildir. Aslında bizler birer ruh varlıklarıyız. Ruh ve beden o kadar özleÅŸmiÅŸ ve o kadar sıkı bir iletiÅŸim içine girmiÅŸtir ki, artık kendimizi ruhtan çok beden olarak düÅŸünmeye baÅŸlıyoruz. Ne olduÄŸumuz sorusuna yanıt veremiyor ve bunu araÅŸtırma zahmetine bile girmiyoruz.

Ölüm ötesi inançlar

Ölümün korkunçluÄŸu insandan insana deÄŸiÅŸir. Bunca yıllık alışılmış ortamı, eÅŸimizi, dostumuzu, çocuklarımızı ve en önemlisi bedenimizi bu dünyada bırakırız. HerÅŸeyi terkedersek neden doÄŸuyoruz? Tabii ki evrimleÅŸmek, bilgi alışveriÅŸinde bulunmak, ya da klasik cevap olarak da iyiyi kötüden ayırt edebilmek için. Bu bir görüÅŸ.. Yazının baÅŸlangıcında ölümün korkutucu, kasvetli olduÄŸundan bahsetmiÅŸtik. Gerçekten de ölüm iç karartan, göz yaÅŸartan, ne zaman geleceÄŸi belli olmayan fakat mutlaka gerçekleÅŸecek bir baÅŸlangıçtır. Evet, baÅŸlangıç diyoruz çünkü ruh için ölüm yoktur çünkü ruh dünyada doÄŸar, ahirette ya da spatyomda tekrar doÄŸar ve yine dünyada doÄŸar. Ruh bedeni terkeder ve baÅŸka bedenlerde yaÅŸamaya devam eder. Ölüm bir son deÄŸil, öte alem yaÅŸamının baÅŸlangıcıdır. Spatyom varlıklarıyla medyomlar aracılığıyla iliÅŸki kurulabilmektedir. Ünlü yazar ve hipnozcu Dolores Cannon yüzlerce kiÅŸiyi transa sokarak ölümden sonra gidilen yere götürdüÄŸü iddasındadır. "Ölümün Ötesinde" adlı kitabında ölümün insanlar için yeni olmadığı onların aÅŸina oldukları bir deneyim olduÄŸundan bahseder. Cannon birçok soruya ışık tutmaktadır. Var olan herÅŸey tek bir hayattan mı ibaret? Ölümden sonra ne olacak? YaÅŸam ötesinde daha farklı güzel bir ÅŸeyler mi var? Tüm bu soruları kendince detaylarıyla açıklar.

Ruh acı hissetmez

Cannon 1979 yılında çalışmalarına baÅŸladı. İnsanları ölüm deneyimlerinden geçirdi. ÇeÅŸitli ÅŸekillerde ölen, trafik kazasında, kalp krizi geçirerek veya vurularak, öldüÄŸünün farkına varamamış insanları araÅŸtırdı. Hatta birisi bir atomik patlamasından ölmüÅŸtü. Cannon her ne kadar ölüm tarzı farklı olsa da ölümden sonra olanların aynı olduÄŸu sonucuna vardı. Acaba bedeni bırakmak acı veriyor mu? Ona göre geçiÅŸ kolay bir geçiÅŸtir. Ruh vicdan azabı ve piÅŸmanlık haricinde bir acı hissetmez. Fiziksel acı olmaz çünkü ruh artık bedeni terketmiÅŸtir. Ruh bedenden ayrılırken bir soÄŸukluk hissi duyuluyor, kendini yatağın kenarında (ya da her nerede bulunuyorsa) dikilmiÅŸ, bedenine bakarken buluyor. Etraftaki insanların neden üzgün olduklarını anlamıyor, Çünkü kendini huzurlu ve sevinçli hissediyor. Sonra fiziksel dünya ve spirtüel alem arasında bariyer görevi yapan bir ışık alanından diÄŸer aleme geçiliyor sonra ruhlar karşılayıcılar tarafından dinlenme yerine götürülüyorlar. Cannon´a göre gerçeÄŸin özü, herÅŸey ve ruh birer enerjidir. Cennet de bir enerjidir. Cennete gitmek cennet bahçesi olarak nitelendirilen yere gitmek demektir. Yani ruhun geçiÅŸ dönemini geçirmesi gerekir. İnsan bu gerçeÄŸe alıştığında istediÄŸi kata geçebilme özgürlüÄŸüne sahiptir. Bunun için üstatlar bulunmaktadırlar ve kendi benliÄŸimizi incelemeyi öÄŸretirler.

GeçmiÅŸin deneyimleri silinebilir

Cannon trans anında bir denekten AkaÅŸit Kayıtlar´la ilgili bilgi almaya çalışıyor. Denek, AkaÅŸit Kayıtları´nı YaÅŸam Kayıtları olarak nitelendiriyor. Herkes gidip o kayıtlara bakabiliyor. EÄŸer siz ona bakıyorsanız aradığınız ÅŸeyi hemen yansıtılıyor. Bu sihirli bir kitaptır. Bu kitaba yaÅŸadığınız her bir deneyim otomatik olarak kaydolur. Silmek de mümkündür. ÖrneÄŸin, Museviler´in yakıldıkları Auschwitz fırınları gibi… Bu fırınlarda yakılmış insanlar için bu olay niyetlenmiÅŸ bir deneyim deÄŸildi. Bu yüzden sonraki hayatlarında sorunlar yaratmaması için bunlar silinebilirler. Cannon, spiritüel alemde ÅŸifa bulabileceÄŸi bir yerin olup olmadığını merak ettiÄŸi için fiziksel rahatsızlığı olan John adında biriyle hipnoz çalışmaları yaptı ve John´u spiritüel aleme yönlendirerek orada araÅŸtırma yapmasını istedi. Hipnoz sırasında John, Åžifa Tapınağı olarak adlandırılan daire biçiminde kubbeli bir yapıya girdi. John Åžifa Tapınağının siyah ve beyaz renkleri hariç tüm renklerin hakim olduÄŸunu söylüyordu. Bir koruyucu yanına gelip "Tedavi görmek için geldin öyle deÄŸil mi?" dedi. Daha sonra Canon ÅŸaşırmış bir vaziyette John´a sorular sorar. Fakat ondan yanıt alamaz çünkü bu renkler John´un etrafında dönmeye baÅŸlamıştır, çevresindeki renk ve enerji dalgaları John´un tüm acı ve aÄŸrılarını götürmüÅŸtür. John oradan ayrılmadan önce koruyucusu kendisini nasıl iyileÅŸtireceÄŸini öÄŸrenmesi gerektiÄŸini söyler.

İntihar çare deÄŸil

Üzücü gerçeklerden biri de intihar vakalarıdır. Bir canın bedenini katletmesi bir kaçıştır. YaÅŸam deÄŸerli olduÄŸundan kendi yaÅŸamına son vermek günah sayılabilecek bir olaydır. Aslında intihar bir özgür irade iÅŸidir, insanları intihara sürükleyen olaylar ise aile baskıları, iÅŸsizlik, gurur, fahiÅŸelik, kiÅŸinin sınavları kazanamaması, notlarından dolayı sınıfta kalacağı korkusu vb. gibi birçok ÅŸeydir. Bu insanlar intihar ederek tüm sorunları halledebileceklerini düÅŸünürler. Fakat yanılırlar. Bu güzelim hayatta yaÅŸamak varken onlar bu yolu seçerler. Biz ise onların bu sorunlarını çözmeye çalışmayız. Sadece onlara bakıp "Vah, vah, vah! Daha gencecik çocuktu. Bunu neden yaptı ki?" demekle yetiniriz. Tüm hata onlarda deÄŸildir tabii ki. Bazı ÅŸeyleri kendimizde de aramamız gerekir. İntihar vakaları diÄŸer insanların yaÅŸamını da etkileyebilirler. ÖrneÄŸin, kızı intihar eden bir anne kızına fazla zorbalık, baskı yaptığı gerçeÄŸi ile karşı karşıya kalır. Artık dövünse bile fayda etmez. çünkü iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸtir. Eski günlerini geri getiremez. Bu nedenle ÅŸu an yaÅŸadığımıza göre bazı gerçekleri görerek daha sakin ve barışçıl yaÅŸamak herkes için daha iyi olacaktır. Sonuçta bir insan ister katil olsun, isterse intihar etmiÅŸ olsun, her can eninde sonunda dünyaya dönmek durumundadır.

RuhçuluÄŸun baÅŸlangıcı

Spiritoloji, fiziki dünya üzerinde tezahür eden ruhsal olayların ve gerçeklerin araÅŸtırıldığı alan ve inançtır. Modern Spiritüalist hareket, 1848 yılında New York´un küçük bir kasabası olan Hydesville´de Fox ailesinin oturduÄŸu evde meydana gelen olayların basına yansımasıyla baÅŸlar. Fox ailesi anne Leah Fox, baba John Fox ve kızları Margaret ve Kate Fox´tan oluÅŸmaktadır. Fox ailesi bu eve Aralık 1847 yılında taşınmışlar ve üç ay boyunca geceleri uykularını kaçıran tuhaf görüntülere ve seslere tanık olmuÅŸlardır. 31 Mart 1848 Cuma günü yaÅŸanan olaylar için Leah Fox ÅŸunları anlatır; "O gün yorgunduk ve hepimiz erkenden yattık. Çocuklar o gece bazı sesler iÅŸittiler ve parmaklarını şıklatarak sesler çıkarmaya baÅŸladılar. Küçük kız Kate ´Bay Splitfoot benim yaptığım gibi yapın diyor´ deyip ellerini çırpmaya baÅŸladı. Kate durunca ses kesildi. Margaret de ÅŸaka olsun diye aynı ÅŸeyleri söyledi ve ´Ellerinizi çırparken bir, iki, üç, dört diye sayınız´ dedi. Tabii ki ikisi korkmuÅŸtu. Sonra ben ondan çıkarmış olduÄŸu sesle kızlarımın yaşını söylemesini istedim. Her yaşı ses çıkararak belirtti ve sonuncusunda biraz duraklayıp üç kez daha ses çıkarttı. Bu, ölen çocuÄŸumun yaşına tekabül ediyordu. Çok merak ettim ve ´bu sesleri çıkaran insan mı?´ diye sordum. Bir yanıt alamadım. ´Peki ruh mu?´ dedim. Bu sefer iki kez darbe sesi geldi." Leah Fox ve ailesi söz konusu evde ölen ruhla irtibat kurmanın yolunu keÅŸfettiklerine inandılar. "Spiritüalizmin Tarihi" adlı kitabında Sir Arthur Conan Doyle evin bulunduÄŸu arsada bir iskelet kalıntılarının bulunduÄŸunu söyler. Leah Fox, bu olaylardan rahatsızlık duymaya baÅŸlayınca New York, Rochester´de oturan evli kızının yanına yerleÅŸti ve ilk spiritüalist halkayı oluÅŸturdu. Fox kızkardeÅŸler bir süre sonra halka açık gösteriler yapmaya baÅŸladılarsa, Buffalo Üniversitesi´nden üç profesör 1851 yılından sonra yaptıkları araÅŸtırmalarda duyulan seslerin ayak baÅŸ parmakların çıtlaması sonucu olduÄŸunu ileri sürdüler fakat Fox ailesi popülaritesini kaybetmedi.

Ve ölümden sonra yeni bir yaÅŸam

Fox ailesi ilk Spiritüal hareketleri baÅŸlatmış olsalar da spiritüalist felsefenin ilkelerini ilk kez ortaya koyan kiÅŸi Andrew Jackson Davis´dir (1826-1910). Davis´in örnek bir çalışması dikkat çekicidir; Dr. S.S. Lyon Davis´i hipnoz edecek ve Davis´in trans anında söyleyeceklerini yazacaktır. Kasım 1845-Ocak 1847 tarihleri arasında gerçekleÅŸen transta Davis 157 yazı yazdırır ve bunları "DoÄŸanın Prensipleri" adı altında 800 sayfalık bir kitap haline getirir. 1848 yılında spiritüalist hareketi baÅŸlar ve hızla yayılır. A. J. Davis Ruhlar Aleminin gerçek bir dünya olduÄŸunu ve ve Hıristiyanlığın cennet ve cehennemle hiçbir iliÅŸkisinin bulunmadığını ileri sürmüÅŸtür. Reenkarnasyon, yeniden doÄŸmak anlamına gelir. Eflatun, "ruhlar sürekli olarak bu yaÅŸamda doÄŸarlar" demiÅŸti. İlk Hristiyan evliyaların çoÄŸu Eflatun´un görüÅŸlerini kabul etmiÅŸlerdi. Origen ise ruhlarla ilgili görüÅŸlerini ÅŸöyle ifade eder: "Ruh bir bedeni bıraktıktan sonra diÄŸer bir bedene girer." Bazı kiÅŸiler iki yaÅŸam arasında geçirdikleri zamanları da hatırlamaktadırlar. Bu tür vakalardan biri Burmalı Budist rahip olan U´Sobhana´ya aittir. U´Sobhana 5 Kasım 1921´de doÄŸmuÅŸ ve 1964 yılında Tayland´Ä±n Myingyam Hastanesinde ölmüÅŸtür. U´Sobhana çocukluk yaÅŸlarında önceki hayatını hatırlamıştı ve ÅŸöyle anlatıyordu; Önceki yaÅŸamında Maung Po Thit adında bir haritacı olarak yaÅŸamış, Ma Shwethin adında bir bayanla evlenmiÅŸ ve oÄŸulları Maung Po Min ile beraber Yukarı Burma´nın Thanaungdaing köyünde oturmaktadır. Maung Po Thit 36 yaşında ciddi bir ateÅŸli hastalığa yakalanır ve hastaneye kaldırılır. Hastaneye girdikten sonrasını hatırlamaz ta ki kendisini tropik ormanın ortasında bulana kadar. Bir zaman sonra beyaz sakallı elinde bir asası olan beyaz giysiler içinde bir ihtiyar adam ortaya çıkar. Bu ihtiyar adam ona seslenip kendisini izlemesini söyler. Köye girip muhtarın evine giderler ve evde insanların bulunduÄŸunu görürler. YaÅŸlı adam burada beklemesini söyler ve ortadan kaybolur. Ruh sonrasını hatırlamıyordu. Bu arada Maung Po Thit´in ölü bedeni hastaneden alınarak gömülür. Geleneklere göre rahiplere yedi gün yedi gece yemek verilir. O gece Ma Shwethin rüyasında beyaz sakallı yaÅŸlı adamı görür ve ona "Kocanı muhtarın evine gönderiyorum" der. Ertesi sabah Ma Shwethin muhtarın evine koÅŸar ve muhtarın eÅŸine gördüÄŸü rüyayı anlatır. Muhtarın eÅŸi de buna benzer bir rüya gördüÄŸünü anlatır. Rüyasında ihtiyar bir adam Maung Po Thit´i onun ailesine emanet ettiÄŸini söylemiÅŸ ve onu eve getirerek ortadan kaybolmuÅŸtur. Bunu izleyen günlerde hamile kalan muhtarın eÅŸi olayın baÅŸ kahramanını yani U´Sobhana´yı dünyaya getirir. U´Sobhana iki yaşındayken tüm olayları annesine anlatır, ailesini, akrabalarını hatta eski borçlarını bile hatırlamaktadır. Sonuçta U´Sobhana´ya göre bu olay gerçektir ve olay literatürde yerini alır.

"Ruh, bebeğin başında bekler"

Başından iki ölüm deneyimi geçen Scientology´nin kurucusu L. Ron Hubbard ölüm fenomenini ÅŸöyle açıklamaktadır; "İnsan vücut, zihin ve Thetan´dan oluÅŸmaktadır." (Thetan, Dianektik´te yani insan düÅŸüncesini analiz, kontrol ve geliÅŸtirme sisteminde, ruha verilen isimdir). En iyi örnek ÅŸu ÅŸekilde ortaya çıkar. Bir insana bir kedi canlandır dediÄŸinizde canlandıracağı resim zihinsel bir resimdir. Bu, zihnin bir parçasıdır. Ona göre zihin böyle resimlerden oluÅŸur. İnsanoÄŸlu kendi içinde bir insan ruhunun bulunduÄŸunu düÅŸünmektedir. Ama bu yanlıştır. İnsan o ruhun kendisidir. İnsan budur yani Homo Sapiens budur. Peki insan ölünce ne olur? Olan ÅŸey thetanla zihnin birbirinden ayrılmasıdır. Ona göre hareket çemberi diye birÅŸey bulunmaktadır, yarat-yaÅŸat-yok et. Ölümle ilgili öÄŸrenmemiz tek ÅŸey korkulacak birÅŸeyin olmamasıdır. İnsan birkaç kez ölmedikçe ölümün ne kadar farklı bir ÅŸey olduÄŸunu öÄŸrenemez. Ölüm deneyimini yaÅŸamış olan Hubbard bunu ÅŸöyle açıklar; "1930 yılında bir ameliyat sırasında ölmüÅŸ, vücudumdan çıkmış ve karşı sokağın üzerinde duruyordum. Kendime acıdığımı hissettim ve bana bunu yapamazlar diye düÅŸündüm. Geri dönmeye karar verdim. Vücuda kafa içindeki mekanizmalar aracılığıyla sıkıca sarıldım ve kalp atışlarını tekrar canlandırmaya baÅŸardım." Hubbard´a göre asıl giriÅŸ "oluÅŸma" dediÄŸi zaman dilimlerinde olur. OluÅŸma genelde bebeÄŸin doÄŸumundan bir dakika sonra yer alır. Önce bebek doÄŸar, sonra thetan bebeÄŸi alır. Thetanlar vücutsuz kalınca da insanlara yakın yerlerde dolaÅŸmaya baÅŸlarlar. Hastanelerde, acil servislerde dolaşırlar, bir yaralı getirildiÄŸinde vücuda sahip olan varlık çıkmışsa, çıkmaya niyetliyse veya vücudu terketmiÅŸse o vücudu alırlar ve onun hayatına bürünürler. Hubbard için ölüme ait fenomenlerden biri de vücut doÄŸru olarak topraÄŸa veya benzeri bir yere yerleÅŸene kadar vücudun çevresinde olmasıdır. Thetan vücudun nasıl gömüldüÄŸüne aldırış etmez. Ölü vücuda kötü muameleler yapılırsa çok üzülür, sıkılır çünkü kendini o vücutla bir sayar. Bu nedenle vücut ortadan kaldırılıncaya kadar onun yakınlarında dolaşır.

Bilinçli ölmenin yolu bu mu?

"Ölümden Sonra Hayat" adlı kitabın yazarı Nils Olof Jacobson, ÇoÄŸunluÄŸu Asya kıtasında olmak üzere milyonlarca insanın ölüm sonrasına inandığını fakat yaÅŸamaya devam etmeyi de arzuladıklarını özellikle vurgular. Jacobson kitabında ÅŸunları söylemektedir; "Materyalist ÇaÄŸ´da da ölüm bir gerçektir ve korkuya yol açmaktadır." Dr. Raymond A.Moody ise "Ölümden Sonra Hayat" adlı kitabında ölmek nasıl bir ÅŸeydir? sorusuna detaylı bir ÅŸekilde yanıt vermektedir. Ölümden söz etmek zor bir gerçektir. Bunun iki nedeni bulunmaktadır. Birincisi temel olarak psikolojik ve kültüreldir. Ölüm konusu tabudur. Ölümü sıkça düÅŸünmek bizi o gerçeÄŸe daha da yakınlaÅŸtıracağı düÅŸüncesi yani korkusudur. Ölümden söz ettirmeyi zorlaÅŸtıran diÄŸer bir neden ise kökünün dilin niteliÄŸine kadar uzanmasıdır. Bu, ölümü bildiÄŸimiz ÅŸeylerle kıyaslamamız anlamına gelir. En yaygın benzetme ölümle uykunun kıyaslanmasıdır. Her zaman kendimize "ölmek, uykuya dalmaya benzer" deriz. Bir baÅŸka benzetme de ÅŸöyledir; İnsan ölünce bütün dertlerini unutur, bazı insanlar ölümün bilinci ortadan kaldırır düÅŸüncesine sahip olsalar da bazıları ruh veya aklın baÅŸka boyuta geçtiÄŸini iddia ederler. Ayrıca Moody insanların öldükten sonra yaÅŸadıkları deneyimleri de anlatmaktadır. Ölen bir insan gürültüyle birlikte karanlık bir yerden hızla çekiliyormuÅŸ gibi bir duyguya kapılır. ÖldüÄŸü sırada çevresinde bulunan her kiÅŸiyi, her eÅŸyayı, her hareketi görebilmektedir. Fakat kimseye dokunamaz, kimseyle konuÅŸamaz. Bu nedenle üzerine büyük bir yalnızlık çökmeye baÅŸlar. Sonra ise bir ışık ortaya çıkar. İlk önce kücük bir delik gibi görünen ışık, büyüdükce rahatlık verir. Bu ışık ölene hayatını baÅŸtan sona gösterir. EÄŸer kiÅŸi dünyada yapılması gereken iÅŸleri varsa, ailesini, akrabalarını, arkadaÅŸlarını terk edecek zamanın doÄŸru olduÄŸuna inanmıyorsa, Moody´e göre tekrar dünyaya dönme ÅŸansı bulunmaktadır.

GeçmiÅŸe doÄŸru

Eski Mısırlılarda öldükten sonra tanrılara katılan kralın ölümden sonraki yaÅŸam kavramı diÄŸer insanlardan farklıdır. Onlara göre ölümden sonraki yaÅŸam tehlikelerle doludur. Bunlar ancak büyü yoluyla yokedilebilirler. Ölü kiÅŸi mezarın içinde ya da çevresinde varolmaya devam edebilir veya ölümden sonraki yaÅŸam içinde yolculuk yapabilir. Ölüm ile diÄŸer dünyaya katılma arasında yargı yer alır. Ölü kiÅŸinin kalbi, bir terazide, karşı kefeye Mısırlıların haklı düzen kavramının temsilcisi olan Ma´at konularak tartılır. BilgeliÄŸin ve adaletin tanrısı Toth yargı salonunda 42 yargıçla oturan Osiris´in huzurunda tartma iÅŸlemini gerçekleÅŸtirir. EÄŸer kalp ile Ma´at dengede kalmışsa sınava baÅŸarı ile sonuçlanmış demektir ve ölü zafer içinde Osiris´e sunulur. Yargı anında "Yeyici" ya da "Ölülerin Yeyicisi" adı verilen melez bir diÅŸi canavar bulunur. Onun görevi sınavı baÅŸaramayanları yok etmektir. Hanedanlar öncesi dönemin büyük bir bölümünde ölüler çölün kenarında kazılan sığ çukurlara konuluyor ve üzerleri kumla örtülüyordu. Kuru atmosfer içinde kızgın kum ile temasla, daha dokular bozulmadan ceset su kaybına uÄŸruyor ve böylece bedenler tümüyle doÄŸal yollarla korunmuÅŸ oluyordu. Hanedanlar öncesi dönemin sonlarında ise mumyalama geleneÄŸi geliÅŸti. Mumyalama tekniÄŸi kısaca ÅŸöyleydi; Beden doÄŸal bir bileÅŸim olan Notrana içine (karbonat, bikarbonat, klorid ve sodyum sülfat karışımı) gömülüyordu. Beyin, iç organlar çıkarılıyor, beden oyukları ve iç organlar strelize ediliyor, beden natron ve reçine ile sarılıyor, 40 gün sonra geçici sargılar çıkarılıyor, uzuvların deri altlarına su, kum vs. veriliyor, beden oyukları reçineli ketenler ve hoÅŸ kokulu torbacıklarla dolduruluyor, beden yaÄŸlanıyor, reçineleniyor ve sargılar sarılarak mumyalama tamamlanıyordu. İçinde mumyalama iÅŸlemi sırasında bedenden Çıkarılan iç organların bulunduÄŸu Kanopik kavanozlar mezarda sandukaların içine yerleÅŸtirilirdi. Tarih öncesinde Anadolu´da ölüler cenin biçiminde gömülürdü Ölülere ayrılan yerin küçüklüÄŸü, cenin durumunun doÄŸumu, yemek yeme vaziyetini temsil ettiÄŸi, ana rahmindeki duruÅŸu taklit ettiÄŸi ve öte dünyaya doÄŸduÄŸu gibi göçtüÄŸünü simgelediÄŸi, ölünün hortlamasından korkulup baÄŸlandığı ve bu baÄŸlama için en uygun durumun bu olduÄŸu ve aynı zamanda da uyku durumunu temsil ettiÄŸi ve de ölümün de bir nevi uyku durumu olduÄŸu düÅŸünülmüÅŸtür. Hattiler´de ölüler, cenin biçiminde, dizleri bükük olarak gömülüyor, yanına günlük hayatta kullandığı altın taçlar, kemer, gerdanlık, küpeler, gümüÅŸ tarak ve aynalar, kupa, sürahi gibi birçok eÅŸyalar konuluyordu. Yahudiler´de ise ölülerin gömülmesi basit bir ÅŸekilde yaplır. Hahamların bulunması gerekmez ve çiçek koymazlar. Ölünün vücudu bir kefene sarılır ve genellikle basit bir tabutun içine konulur. Yas, ilk haftada çok yoÄŸun, ilk ayda daha az ve bir yıl boyu giderek azalan bir biçimde tutulur. Yaslı, bundan sonra normal yaÅŸama döner ve sadece yıllık anma törenleri yapılır.

Sonuç olarak ölü gömme adetleri ve törenleri ölünün ardından saygı duyulması ya da vicdan rahatlığı için yapılmaktadırlar. Her ne olursa olsun, ölüm bir doÄŸa konunudur ve hepimizin başından geçecektir. Belki bu sizin ilk ölümünüzdür belki de yüzüncüdür. Ölümü olabildiÄŸince az korkutucu, rahatlatan, huzur veren ve yeni yaÅŸama ilk adımı atmanızı saÄŸlayan bir gerçek olarak düÅŸünmeye çalışın. Ama ne olursa olsun hayatımızı dilediÄŸimiz gibi yaÅŸamalıyız. Bu dünyanın meyvelerinden yararlanmalıyız çünkü kaybedeceÄŸimiz fazla birÅŸey yoktur.

Ölüm Deneyimini yaÅŸayanlar Bedenden ayrılma durumunun tüm korkunçluÄŸuna raÄŸmen ölen kiÅŸinin bu durumla karşılaÅŸması birden bire oluyor. KiÅŸi, başından geçen olayı bir süre sonra anlıyor. Genç bir kadın Dr. Moody´e hissettiklerini ÅŸöyle anlatıyor; "ÖlmüÅŸ olduÄŸumu düÅŸündüm. ÖldüÄŸüme üzülmedim ama nereye gideceÄŸimi de bilmiyordum. DüÅŸüncelerim tıpkı yaÅŸadığım zamanki gibiydi. Olayı kavrayamıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım? Sonra durdum ve ´Tanrım, ben öldüm!´ dedim. Buna inanamıyordum. Ölüm daima baÅŸkalarının başına gelecek ÅŸeydi. Heyecan geçince herÅŸeye karar verecektim. Cesedim götürüldükten sonra nereye gitmem gerektiÄŸini anlamaya çalışacaktım" Öldükten sonra ortaya çıkan ışık konusunda ise baÅŸka bir deneyim ÅŸöyle; "Ölmek üzere olduÄŸumu biliyordum. Bu konuda yapabileceÄŸim bir ÅŸey yoktu. Çünkü kimse beni duyamazdı. Bedenimden çıkmıştım, fiziki bedenimin ameliyat masasında yattığını gördüm. Ruhum dışarı çıkmıştı. İlk baÅŸta bu beni korkuttu. Ama sonra parlak bir ışık belirdi. Bu bana bir sıcaklık duygusu veriyordu. Işık beyazdı ama görmemi etkilemiyordu. Ameliyat masasını, doktorları, kendimi rahatça görebiliyordum. Ne olacağından pek emin deÄŸildim. Sonra bu ışık ölmeye hazır olup olmadığımı sordu. Işık benimle konuÅŸmaya baÅŸlar baÅŸlamaz kendimi çok iyi hissettiÄŸimi hatırlıyorum. Güvendeydim ve seviliyordum. Sanırım ışık benim ölüme hazır olmadığımı anlamıştı."
 

Popularity: 9% [?]


Sayfayı Yazdır Sayfayı Yazdır | Sayfayı Gönder Sayfayı Gönder