1993 yazında Harvard Olin Enstitüsü Stratejik Çalışmalar Bölümü’de görevli olan Samuel P. Huntington, ünlü “Medeniyetlerin ÇöküÅŸü”nü yayınlamış ve yeni yüzyılda önce ideolojik sonra da kültürelr çatışmaların yaÅŸanacağını iddia etmiÅŸti. Aslında bunlara küresel düzeyde ülkesel göçler ve köylülerin kentlere göçü de eklenebilirdi. Kırsal kitleler artık köylerde yatmaktan hoÅŸlanmıyorlar, kentlerin ötesinde ulusal sınırları zorluyorlar, eÄŸitilerek daha çok güç istiyorlar ve artık dünya hakkında daha çok bilgiye ulaÅŸmaya çabalıyorlar. Bu eÄŸitilmemiÅŸ, bilgisiz ve güçsüz insanlar, özgün kültürleri ve soyları gibi sanılandan daha ötede inatçılar, Huntington; “Uygarlıklar arasındaki fark sadece bir gerçek deÄŸildir, temeldir.” diyordu, çünkü tarih, inanç ve dil de önemliydi. Farklı uygarlıklar ve halklar birbirlerini etkilerek çoÄŸalırlar ve bu artış etkisi uygarlıkların bilincini de arttırır.       

Ekonomik modernizasyon her derde deva deÄŸildir. Gerek bireysel gerekse de grupsal hırs ve tutku, geleneksel vefa ve sadakatı zayıflatmaktadır. ÖrneÄŸin Hindistan’daki Bombay kenti ilginç bir örnektir, saÄŸlıklı ve hızlı geliÅŸime raÄŸmen Hindu ve Müslüman kesim arasında ciddi ÅŸiddet olayları yaÅŸanmakta ve kan dökülmektedir. Hindistan’dak, kentler benzer Afrika ve Çin kentleri gibidirler, hepsi birer ekolojik bombadır, Delhi, Calcutta ve Pekin’de hava kirliliÄŸi dünyadaki büyük kentlerden farksızdır, nüfus çok hızlı artmakta, çevre sorunları ağırlaÅŸmakta ve etnik anlaÅŸmazlıklar derinleÅŸmektedir. Huntington, Hindu, Müslüman, Slav, Ortodoks, Batılı, Japon, Latin ve bazı Afrikalılar arasındaki anlaÅŸmazlıkların birbirlerine bağımlı olduklarını düÅŸünüyordu. Yani bu küresel ve karşılıklı etkilenen bir konudur, yasalar ne olursa olsunlar göçmenler bir yol bulup sınırları aÅŸmakta, yanlarında getirdikleri kıskançlıklar ve uyumsuzluklarla hem Avrupa’da, hem de ABD’de kültürel sorunlara ve çatışmalara neden olmaktadırlar.

İslami ama farklı…
Ama Huntington tartışmalıdır hatta yanılmaktadır. Lübnan doÄŸumlu Prof. Fuad Acami’ye göre varoÅŸların dışında da bir dünya vardır, Acami ÅŸöyle diyordu; “İslam dünyası bölünmüÅŸ ve bölünenler de kendi aralarında bölünmüÅŸlerdir, örneÄŸin Kafkaslar’daki savaÅŸ sınırı ortadadır, medeniyetlerin fay kırıkları nedeniyle burada bir arada varolunamamaktadır ve bu kırıklar baÅŸkalarının ilgisini çekmektedir. Ermenistan’da, Azerbaycan’da ve İran’daki görüntü dini coÅŸku ve fanatizm ÅŸeklindedir ve sonuçta çatışma İslam-Hıristiyan sorununa dönüÅŸmektedir.” Aslında buralarda tanımlanmamış bir kültür savaşı yaÅŸanmaktadır, Müslüman/Türk Azeriler’le, Hıristiyan Azeriler’in çatışmasının kökeninde Ermeni katliamı iddialarının bulunması gibi, bu katliamı yapanların Türk olmaları yeterli bir nedendir… Oysa batıya dönük Latin alfabesi kullanan laik Türkiye ile, Araplara dönük Arapça yazıp çizen ÅŸeriatçı İranlılar arasında bir baÄŸ yoktur hatta tüm Orta Asya boyunca da durum böyledir ama sorunlar önce inançsal sonra da tarihsel ve kültüreldir oysa Ermeniler’in İndo-Avrupalılar olarak İranlılar’ın müttefikleri olmaları gerekir. GörüldüÄŸü gibi her iki yöne yayılan, çeliÅŸkili ve karmaşık sorunlar içiçedir.

Huntington’un kütürel ve etnik nedenler göstermesine karşın, Acami onun yaklaşımını çok basit bulmakta ve durumu ÅŸöyle tarif etmekte ve çeliÅŸkiyi vurgulamaktadır, “Türkiye-İran sınırında iki taraf da birbirinden kuÅŸkuludur hatta nefret vardır, birbirlerinin eÅŸi olan iki oda taÅŸ evlerde yaÅŸayan bu insanların dünyaları çok farklıdır, oysa din birliÄŸi vardır ve bu birlik Bosnalı müslümanlar veyd Almanya’daki Türkler kadar geçerlidir.” Benzer hatta aynı çeliÅŸki için Balkanlar yani Yugoslavya anımsanmalıdır, bir yanda Sırp kimliÄŸinde Ortodoks Hıristiyanlar ve yanlarındaki Yunan, Rus ve Romen konfigürasyonu öte yanda da Osmanlı’nın İslam Evi vardır. Burada doÄŸal süreç ve son yaÅŸanmış, kan dökülmüÅŸtür ama Kafkasya’da henüz bu sonuç oluÅŸmamıştır aksine olası bir Türkiye-İran çatışması Ermeni savaşından daha akla yakındır. Acami’nin söz ettiÄŸi çok derin ve küçük bölünmüÅŸlük iÅŸte budur yani Türkiye-İran sınırındadır ve Acami siyasetten söz etmemekte kabile, aÅŸiret veya klan savaÅŸlarını kadetmektedir, ayrıca burada kasdedilen ÅŸey tüm Arap dünyasını da kapsamamaktadır. Ve batı dünyası Körfez ve Irak savaÅŸlarında olduÄŸu gibi İslam Evi’nin bir odasını öteki odasına karşı kullanmaktadır…  
     
Acami için dünyanın durumu Huntington’un sandığından çok daha tehlikelidir, olaylara sadece siyaset ve etnik olarak yaklaÅŸmak yeterli olamaz ve Acami haklıdır çünkü kentler durmaksızın üreyen, para kazanmaktan baÅŸka birÅŸey düÅŸünmeyen ve birbirlerini öldüren milyonlarca insandan oluÅŸmuÅŸ ÅŸuursuz kalabalıklarla doludur. Batının en düÅŸük düzeydeki pop kültüründe kaybolmuÅŸ ve antik kabile kini taşıyan bu insanlar, hiçbir farkı ve kökeni düÅŸünmeksizin kötü, yetersiz ve harap evlerinde limuzin ve seks düÅŸleri kurmaktadırlar ve bunun sonu terörizme, ölüme ve hatta canlı bombalara ulaÅŸmaktadır. Gerilla düzeyindeki bitimsiz çatışmaların dalgaları henüz çok ÅŸiddetli olmasa da kıtaları aÅŸmakta, artık farkedilebilir kesiÅŸmeler oluÅŸturmakta ve kolay tanımlanamamaktadırlar. Kısacası günümüzün dünyası teknoloji ve nüfus dışında bu yönde Antik ÇaÄŸ’dan farklı deÄŸildir.  

Orta DoÄŸu ve Türkiye
Birçok insan için 1989’daki deÄŸiÅŸim muazzamdır ama henüz bunu anlamış ve karşılaÅŸtırabilmiÅŸ sayılmayız. Atlas henüz deÄŸiÅŸmemiÅŸ, sadece deÄŸiÅŸim baÅŸlamıştır. Sovyetler’in çöküÅŸü ve ardından gelen Arap-İsrail askeri anlaÅŸmazlığı gelecekteki çok büyük deÄŸiÅŸimlerin sadece bir proloÄŸudur. ABD Deniz Kuvvetleri’nden planlamacı Michael Vlahos; “ÖdediÄŸimiz ücret, dünyanın bizi izlemesi için yeterli deÄŸil, bir çok yöne gidiyoruz, demokratik kapitalizmi insanlığın sosyal evrimi için son söz sanmayalım.” Haritaya bakmadan ve savaÅŸlardan söz etmeden önce, birbirleriyle etkileÅŸen dinsel, kültürel sorunlara, demografik yönlenmelere ve dünyanın özel bölgelerindeki doÄŸal kaynakların dağılımına çok daha yakından bakmalıyız ve tabii Orta DoÄŸu’ya… Ve Orta DoÄŸu’nun geleceÄŸi bir anlamda ya da uzun vadede Türkiye’ye baÄŸlıdır. GeliÅŸmekte olan Türkiye’de 1980’de halkın % 44’ü kentlerde yaşıyordu, bu oran 1990’da % 61’e çıktı, 2000’lerde ise % 67’ye ulaÅŸtı ve hızla da artmakta. Köyler boÅŸalırken kentlerin çevresindeki gecekondular büyümekte, öte yandan günümüzdeki Türkiye gerçek anlamda politik ve demografik bir devrimi her yerde yaÅŸamakta. Ve batılılar bunu yeni yeni farketmekteler, çeÅŸitli batılı yazarların görüÅŸleri ve gözlemleri derlendiÄŸinde ortaya ÅŸöyle bir sonuç çıkıyor;

Nasıl bakıyorlar?
Nerede kırsal kesim olması gerektiÄŸi kadarsa ve yaÅŸlı insanlar çoksa ve de bunlar belli bir düzeyde yoksulsalar toplumun yapısı ve dokusu normaldir ama varoÅŸ yoksulluÄŸu egemense bunun anlamı sosyal güçsüzlüktür. Iran’daki İslami baskının yarattığı sonuçla birçok varoÅŸ köylü, psikolojik savunma mekaniÄŸi ile geleneklerini kaybetme korkusu yaÅŸamaktadır, yaÅŸadıkları sahte modern kentlerde deÄŸerlerine saldırılmakta, su ve elektrik gibi temel hizmetlerden yoksun kalarak, fizik anlamda saÄŸlıksız koÅŸullar tarafından tehdit edilmektedirler. Amerikalı Etnolog ve Oryantalist Carleton Stevens Coon, 1951 yılında İslam için ÅŸöyle yazmıştı; “Milyonlarca insanın mutluluÄŸu ve hayatta kalabilmesi için gereken yapılamayacaktır, belki en uygun olasılık yoksullaÅŸtırmanın arttırılması hatta desteklenmesidir ve çevrenin dayanma süreci en çok 400 yıl sürecektir.” Mesaj çok açıktır, aslında İslam’ın çekici görünen militarist yönü ÅŸu anlarda çiÄŸnenmekte ve ana anlamından koparılmaktadır. Ortada her an savaÅŸmaya hazır bir tavır vardır. YaÅŸanan politik dönem çevresel streslerle dürtülmekte, kültürel duyarlılık çökmekte, düzensiz varoÅŸlara sığınan göçmenler ancak ilahi ortamlarda huzur bulmakta ve böylece dinin etkisi ve de gücü hızla artmaktadır. İslamiyet günümüz dünyasında en hızlı büyüyen dindir 

Batılı gözlemcilerin çoÄŸu için Türkiye’deki İslam sıkıntıdadır ve modernizasyonla uzlaÅŸmak zorundadır. Afrika’da görünmeksizin yayılan Arap ve İran eÄŸilimi Türkiye’de çok azdır, İran’da petrolun bulunması geliÅŸmeyi ve varoÅŸlaÅŸmayı hızlandırırken, 1978’deki İslam Devrimi’in ardından gelen kültür ÅŸoku gereken sonucu saÄŸlamıştı. Ama Türkiye İran veya Arap dünyasına benzemez, bir kere Türkiye’de petrol azdır, öte yandan geliÅŸme ve varoÅŸlaÅŸma hızı üstteki İran örneÄŸine göre daha yavaÅŸtır. İslamcılar yaklaşık 25 yıldan beri parlamento ile bütünleÅŸmeye çalışmaktadırlar, bugün dahi İslami çizgide kabul gören ve söylev veren bir parti tek başına iktidarda olmasına raÄŸmen koyu İslamcılar’ın amaçlarına ulaÅŸtıkları düÅŸünülemez. Bunun bir nedeni de, göçmenlerin yüzlerinin dünyaya daha dönük olmasıdır, Cezayir’deki katliamlar, Kahire’de yaÅŸanmış olan terör ve Hindistan’daki inanç savaÅŸları gözden uzak tutulmamıştır. Hele bir de son yıllarda İslami terör kılığında özellikle İstanbul’da yaÅŸanan bombalamalar hoÅŸ karşılanmamış ve çok sert tepkiler verilmiÅŸtir. Batı dünyası için Türkiye’de eÅŸit olarak yaÅŸanan İslam, Protestan Reform’unu anımsatmaktadır.

Suyun gücü…
Kaynakların dağılımındki güçlenme Türkleri Araplar ve İranlılar’la karşı karşıya bırakmaktdır, evet Türkiye’nin petrolü azdır ama Anadolu suyun anavatanıdır, ülke 21. Yüzyıl’ın en önemli akışkan bölgesidir.GüneydoÄŸu Anadolu Projesi ile yaÅŸama geçen 22 baraj ve sulama sistemleri Fırat ve Dicle ırmaklarına adeta el koymuÅŸtur. Bu suların büyük bir kısmı, gelecekte Araplar ve hatta İsrail için içme suyu olacaktır ve bu potansiyelin kontrolü Türkiye’nin elindedir. Ve GüneydoÄŸu Anadolu’da artık tertemiz iÅŸ yerleri, yemyeÅŸil bahçeler, geniÅŸ elektrik ve telefon ÅŸebekeleri görülmektedir, dev santralların mırıltısı arasından geçen asfalt yollar yeterlidir, dışa açılmış olan ve yeterince okula kavuÅŸmuÅŸ yöredeki varoÅŸ insanları ve baraj çalışanları bölgedeki terör ortadan kaldırıldığı takdirde sorunsuz ve mutludurlar. Kısacası Türkiye’nin büyüyen gücü hissedilebilir düzeydedir. Evet, petrol çok önemlidir ama vazgeçilmez deÄŸildir hatta bir gün bitecektir fakat sudan asla vazgeçilemez ve su yaÅŸam demektir. Türkiye, uzmanların belirttiÄŸine göre Irak ve Suriye’ye su akışını durdurabilir ve 8 ay süreyle su, barajlarda döndürülebilir ama bu karar bu ülkelerin politik tavırlarına baÄŸlıdır. GöründüÄŸü kadarıyla Orta DoÄŸu’daki güç alanları petrol alanlarından, Harran’daki su alanlarına geçecektir ama acaba Türkiye ne kadar saÄŸlıklıdır? İşte kuÅŸku buradadır…

Türk-Kürt sorunu çok daha kritik bir düzeye ulaÅŸacaktır
Türkler 850 yıldır Anadolu’dalar ve bu sürede tutarlı oldular. 1920’lerde Kemal Atatürk ülkeyi güçlendirdi ve ustaca sınırlarını çizmeyi baÅŸardı ama bazı güncel tarihçilere göre Irak ve Suriye’nin kuzeyini savunmasız oldukları bir dönemde alamamıştı ve bu eksiklik Türkiye’yi ÅŸu anda yaÅŸadığı sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Dedik ya, haritalar aldatıcıdırlar. Afrika’da da olduÄŸu gibi köyler haritalar da görünmezler, Türkiye’nin güneydoÄŸusunda da böyledir ve buralar yerel mafyalar ve terör örgütleri tarafından yönetilirler. Harita üzerinde dev bir hidro-güç GüneydoÄŸu Anadolu’dadır ama bu yörenin hemen hemen tamamı Kürt kökenli Türk vatandaÅŸlarıdır, ayrıca Kürtler hemen sınır ötesinde yani Irak, Suriye, İran ve hatta eski Sovyetler BirliÄŸi’nde de yaÅŸarlar. Ve artık ABD sayesinde Kuzey Irak’da neredeyse devletleÅŸtiler ve hatta Irak Devlet BaÅŸkanı dahi oldular. Türkiye ve İran geçmiÅŸi parlak iki uygarlıktır ama hiçbir zaman devlet olamamış olan Kürt halkı her iki ülke için de sorundur ve bu sorun büyümektedir. Kürtler kendilerine yer aradıkları veya yaÅŸadıkları yere sahip olmaya çalıştıkları söylenebilir ve bu yerler bellidir. Türkiye çok zengin su kaynaklarına sahiptir, ekonomisi güçlenmektedir, suç oranının düÅŸük olması sosyal uzlaÅŸmayı göstermektedir yani ortada büyük bir potansiyel güç vardır ve on milyon Kürt bu gücü istemektedir. Orta DoÄŸu’nun geleceÄŸinde Türk-Kürt sorunu çok daha kritik bir düzeye ulaÅŸacaktır hatta bu sorun Batı’yı İsrail/Filistin sorunundan çok daha fazla uÄŸraÅŸtıracaktır.     

Kim karar verecek?
ABD’nin İsrail/Filistin sorunuyla çok meÅŸgul olması belki de Türk-Kürt sorununa yeterince yönelmesini engellemektedir, öte yandan iç sorunlar ve etnik kaygılar da geçerlidir ama bunlar Orta DoÄŸu’nun harita gerçeÄŸinin dışındadır. Türklerin ve Kürtlerin kaderi pek doÄŸal görünmüyor ama oluÅŸacak olan harita bize geleceÄŸin dünyasını gösterecektir. Kürtlerin iddia ettikleri harita elbette ki iki boyutlu deÄŸildir ama Türkiye’nin de bir tür otonomi tanıması veya GüneydoÄŸu Anadolu’ya hatta ülkenin üçte birine bağımsızlık vermesi mantık dışıdır ve cevap deÄŸildir, böyle bir durum son elli yılda yaÅŸanmamıştır, akla Yugoslavya veya SSCB gelebilir ama koÅŸullar çok farklıdır, Yugoslavya’da veya Kafkaslar’da bölgeler çok küçük parçalara bölünmüÅŸlerdi, Kürtler ise Türkiye’nin her yerindedir, İstanbul ve Ankara, tüm Batı Anadolu’da yaÅŸamaktadırlar. Zaten Türkiye’nin sorunu iki kültürün ve dilin aynı topraklarda bulunmasıdır, durum Hindistan ya da Afrika gibidir, yani Türkiye’de de Türk ve Kürt kimliÄŸi vardır. Sorunun ya da Orta DoÄŸu  haritasının daha kompleks, hassas, çok daha ayrıntılı ve geleneksel olması gerekir. Ama asıl önemli olan Orta DoÄŸu’daki likid zenginliÄŸin kime ait olacağına, kimin karar vereceÄŸidir.
 
Geleceğin savaşları
GeleceÄŸin savaÅŸları daha toplumsal olacaktır, hayatta kalmak önem kazanacaktır, ÅŸiddet artarken yanısıra çevre de çirkinleÅŸecektir. Sıradan insan için politik deÄŸerler azalırken kiÅŸisel güvenlik çok daha önem kazanacak. Daha çok bölünme olacak, alt uluslar, kabile, aÅŸiret ve klanlar savaşırken, devletler ve yerel yönetimler vatandaÅŸlarını korumak için daha büyük zorluklar yaÅŸayacaklar, birçok devlet yokolacak. Eski çaÄŸlardaki gibi sorumlu olduÄŸumuz inancın yerini, sürekli endiÅŸe alacak. Devletlerin gücü azalırken, ancak toplumdaki güçsüz ve 
belli gruplar korunabilecek, devletler birbirlerini tanımayacaklar, dünyanın her yerindeki halklar ve kültürler güçlü olurlarsa varolacaklar, zayıfsalar yokolacaklar, teknoloji korunmak için yeterli olmayacak. Bunlara raÄŸmen uzak gelecekte olasılıkla ırksal melezler, küresel insanlar ortaya çıkacaktır, gelecek 25 yıllarda daha uyanık olmalı ve benzerliklerimize ve farklılıklarımıza dikkat etmeli ve önem vermeliyiz.

Geleceğin haritaları
Anne Buttimer, Dublin, University College’de CoÄŸrafya ve İnsan Ruhu Profesörü, 19. Yüzyıl’ın haritacısı Alman coÄŸrafyacı Carl Ritter’in çalışmalarını inceliyor. Ritter, bölgesel ve sabit olan canlı yaÅŸam formlarının akışı üzerine ‘İnsanlık için ilahi bir plan’ baÅŸlığı altında bir eser yani harita hazırlamıştı. GeleceÄŸin haritası diyebileceÄŸimiz bu harita doÄŸal olarak Ritter’in vizyonu demekti. İşte Anne Buttimer’de bu yöntemi günümüz için kullandı. Hayali kartografi yani haritacılık bir hologram gibi üç boyutludur, bu hologramda farklı renklerle kentler, kalıcı uluslar gösterilir, örneÄŸin büyük ve güçlü uyuÅŸturucu kartelleri, mafya ve terör örgütleri de dikkate alınır. Önemli olan gücün geliÅŸmelere göre Orta DoÄŸu örneÄŸindeki gibi kaydırılmasıdır. Haritada sınırların yerinde Orta ÇaÄŸ’da olduÄŸu gibi hareketli güç merkezleri ya da katmanlar vardır, ayrıca göçler, nüfus veya doÄŸum patlamaları ve büyük felaketlerin vektörleri de önemlidir. Yani böyle bir harita hiç bir zaman sabit deÄŸildir, sürekli deÄŸiÅŸir, daima “Son Harita”dır ve kaosun deÄŸiÅŸkenliÄŸini bizlere gösterir. Åžimdi bu çalışmadan bazı alıntılar yapalım;

Hindistan ve Pakistan
Hindistan iyi bir örnek olabilir, ülke hantal bir bürokrasiyle yönetilmektedir, milyonlarca insan çeÅŸitli etnik gruplardan, dinlerden gelmekte ve farklı dilleri konuÅŸmaktadır, ulusal bir ideoloji yoktur vr demokrasinin etkinliÄŸi tartışılır. Ülkenin nüfusunun 2025’de 1.5 milyarı aÅŸacağı tahmin edilmektedir, su rezervleri azalırken, mısır tarlaları verimsizleÅŸmektedir. Kısacası geleceÄŸin Hindistan’nını zorluklar beklemektedir. Benzer bir diÄŸer görünüm Pakistan’dadır, orada ise coÄŸrafi ve demografik bir çalışma yoktur ve ülkenin ana dinini oluÅŸturan müslümanların arasındaki alt bölünmeler ve kanlı çatışmalar Yugoslavya örneÄŸi kadar çoktur yani orada da ulusal kimlik yoktur. Nüfus hızla artarken, ormanlar azalmakta, ekin alanları küçülmektedir. Pakistan çölleÅŸirken Müslüman-Hindu çatışmaları hızla artmaktadır ve artacaktır. Sonuçta her iki ülke de çökecek, birçok küçük ülke ortaya çıkacak, etnik kökenler nedeniyle Pakhtunistan ve Pencab Pakistan’ın yerini alacak ve Orta Asya platosuna dayanan yeni devletler kurulacaktır. Öte yandan bu yörede bir de iklim sorunu vardır, kimse nelerin olacağını kesin olarak bilemez ama tahminen gelecek yüzyılda büyük yıkımlar ve erozyon oluÅŸacak, küresel ısınma ciddi kayıplara neden olacaktır ve Hindistan’ın % 70’i muson fırtınalarının hedefidir. Dünya nüfusunun % 20’si buradadır ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi’ne göre Hindistan ve Pakistan dramatik sellere ve su yükselmeleriyle karşılaÅŸacaktır.

Mısır
Bu ülkede de, sorun iklim kargaÅŸası ve nüfus artışıdır ve ayrıca da fanatik dincilerin tehditleri vardır. Ekim 1992’deki Kahire depremi çok kötü bir örnektir. Uzman Jessica Tuchman Matthews, sera etkisindeki azalmanın bu ülkedeki doÄŸal ortamı daha ağır etkileyeceÄŸini düÅŸünmekte ve uyarmaktadır. DoÄŸal afetlerin artışı dinsel fanatizmi daha da körükleyecek ve sorunlar büyüyecektir.
   
ABD ve Dünya
Bu yüzyılın ortalarında ABD’de nelerin deÄŸiÅŸeceÄŸini öngörmek kolay deÄŸil, öncelikle ABD etnik temeli karışık bir toplumdur ve milliyetçilik kırılgandır, ABD’de de, ulusalcılık çok büyük bir ordu toplamakla ve standart halk okullarındaki eÄŸitimle oluÅŸturulmaktadır. Bütün deÄŸerler ve ulusal kavramlar orduda ve okullarda verilir. Multi-kültürel sistemin dış yüzü high-tech’dir, kültürü destekleyen uluslararası medya ve dev eÄŸlence endüstrisi, ulusal politikadan daha etkin ve geçerlidir. Ünlü yazar Saul Bellow bu konuda; “Bu ülke bizi aldı, bir kültür koleksiyonu deÄŸil, bir ülke olmalıyız.” diyordu. II. Dünya Savaşı döneminde ABD klasik ulusal devlet olmanın zirvesine ulaÅŸmıştı ama bu yükselme 1960’lardan sonra düÅŸmeye baÅŸladı ve yerini anlaşılmaz bir dönüÅŸüm süreci aldı ve bu hala sürmekte. ABD gelecekteki sorunlarını kendi ülkesinde yaÅŸayacaktır. Åžimdiden iÅŸaretleri görülen ırksal kutuplaÅŸma, eÄŸitimin yararsızlığı ve yetmezliÄŸi ve sosyal parçalanma üzerlerinde ciddiyetle durulması gereken konulardır.Yahudiler ve İrlandalılar’ın elinde olan eÄŸitim sistemi siyahlarla ilgisizdir, New York’daki Yahudi öÄŸretmenler küçük siyah çocukları anne ve babalarının ellerinden alma ve uzaklaÅŸtırma çabasındadırlar ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olan siyahi vahÅŸet ÅŸok yaratacaktır. Afrika kıtasında baÅŸlayan stratejik baÅŸlangıç hatalara raÄŸmen etnik ve kültürel geliÅŸme göstermektedir ve bunun etkileri de ABD’yi çeÅŸitli ÅŸekillerde etkileyecektir. Katolik Kanada ile Protestan ağırlıklı ABD toplumu ve halkının önemli bir kısmını oluÅŸturan Meksikalılar ve Meksika’dan gelen dalgalar diÄŸer sorunları oluÅŸturabilirler. Ve 11 Eylül Amerikalılar’ın yaÅŸamını kökten deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir ama konumuz çok konuÅŸulan olaylar ve konular deÄŸil, lafın kısası ABD’nin geleceÄŸi, artmakta olan doÄŸal afetlerin yanısıra, geleceÄŸin dünyasında bugün olduÄŸu kadar nasıl söz sahibi olacağı ve içe dönük, kısır bir sosyal düzene alışmış insanlarını nasıl kontrol edeceÄŸidir ve galiba da geleceÄŸin dünyasını, büyük oranda ABD’nin geleceÄŸi belirleyecektir…

* “Environmental Scarcity and Violent Conflict,” Thomas Homer-Dixon, Jeffrey Åžubat 1993
* “Environmental Scarcity and Global Security” Headline Series, New York: Foreign Policy Association, 1993. 
* “The Project on Environment, Population and Security” Center for Security Studies and Conflict Research. The American Association for the Advancement of Science’s

Popularity: 26% [?]


Sayfayı Yazdır Sayfayı Yazdır | Sayfayı Gönder Sayfayı Gönder